Bası Yarası Dekübitüs
Dokuların uzun süreli basınç altında kalmasına bağlı olarak gelişen ve daha
çok vücudun kemik çıkıntılarının üzerinde gözlenen iskemik doku kaybı
bası yarası ya da dekübitüs olarak isimlendirilir.
Latince yatmak anlamına gelen decumbere sözcüğünden türetilmiş olan
dekübitis ülseri ve yatak yarası terimleri de bası yarası
ile eşanlamlı olarak kullanılmakla beraber bası yaraları sadece yatan hastalarda
değil tekerlekli iskemle ile dolaşan hastalarda da gözlendiğinden yetersiz
kalmaktadır. Bu yaraları gelişmesindeki en önemli etken basınç olduğundan
bası yarası terimi
en doğru isimlendirme olarak kabul edilmektedir. Bası yaraları, uzun ya
da kısa sürelerle yatağa bağımlı kalan hastalar da ortaya çıkabilen önemli
sorunlardan birisidir. Aslında önlenebilir bir komplikasyon olmasına rağmen,
hastanın primer sorununa yoğunlaşmış tedavi ekibinin ve hastanın sıklıkla
gözünden kaçar ve hemen hemen bütün felçli hastalarda en azından bir dönem
ortaya çıkar. Basit önlemlerle korunabilecek olan bası yaralarının, oluştuğu
takdirde tedavisi son derce güçtür ve hastanın yaşam süresini ve kalitesini
kötü yönde etkiler. Karmaşık bir doku yıkımı sürecine bağlı olarak gelişen
bası yaralarının tedavisi de karmaşık ve pahalıdır. Plastik cerrah, genel
cerrah, ortopedist, dahiliyeci,nörolog, beslenme uzmanı, fizyoterapist gibi
uzmanlardan oluşan multidisipliner bir yaklaşım gerektirir.
Tarihçe
Bası yaralarının varlığı çok eskiden bilinmesine karşın, etyolojiye yönelik
ilk görüşler 19. yüzyıla aittir. 1853 yılında Brown-Sequard, paraplejik
hayvanlar üzerinde yaptığı çalışmada basınç önlendiği ve kuru tutulduğu
takdirde yara açılmadığıını, açılmış olan yaraların da normal hızda iyileştiklerini
gözlemiş ve bası yaralarının gelişmesinde en önemli etkenlerin basınç ve
nem olduğunu ileri sürmüştür. Paget 1873’de temel etyolojik etkenin basınç
olduğunu tekrarlamış ve yatak yaralarını dokunun basınca bağlı olarak “
çürümesi ve dökülmesi” olarak tanımlamıştır. Charcot ise 1879 yılında doku
nekrozuna neden olarak sinir yaralanması sonrasında salgılanan nörotrofik
faktörleri göstermiş ve bası yaralarının paraplejinin kaçınılmaz sonucu
olduğunu ileri sürmüştür. Bundan sonraki döneme bu görüş hakim olmuş ve
bası yaralarının tedavisine kalkışılmamıştır. Leyden(1874) ve Munro(1940)
duyusal ve otonomik kontrol kaybının periferik reflekslerde azalmaya neden
olduğunu, bunun da cilt ülserasyonuna neden olduğunu ileri sürmüşler. Charcot
ve Munro tarafından belirlenen bu karamsar yaklaşımın hakim olduğu dönemde,
Küster(1908) ve Ascher(1928) ülserlerin oluşumunda ve genişlemesinde bakteriel
enfeksiyonun önemine dikkat çekmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sırasında
ve sonrasında karşılaşılan çok sayıda paraplejik hastada iyi bakım ile ülser
gelişmediğinin gözlenmesi
ve yatak yaralarının yalnız paraplejiklerde değil başka ağır hastalıklarda
da geliştiğinin farkedilmesi tedaviye yönelik olumsuz tutumun değişmesine
yol açmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında cerrahide kaydedilen büyük
atılım ve kuşkusuz antibiyotiklerin gelişmesi cerrahlara bu yaraların kapatılabileceği
konusunda cesaret vermiştir. 1938 yılında Davis, iyileşmiş ülserlerde nedbenin
uzaklaştırılarak kalın bir flep dokusu ile örtülmesi kavramını ortaya atmıştır.
Mulholland ve arkadaşları 1943 yılında yaptıkları çalışmada bası yaralarının
iyileşmesinde beslenmenin ve pozitif azot dengesinin kurulmasının önemini
göstermişlerdir. Lamon ve Alexander 1945 yılında koruyucu sistemik antibiyoterapi
altında cerrahi olarak kapatılan ilk bası yarası olgusunu bildirmişlerdir.
Bu tarihten sonra bası yaralarının cerrahi olarak kapatılması genel kabul
görmüştür ve kapatmak için tek pediküllü büyük lokal flepler tercih edilmiştir.
Ger(1971) kas fleplerinin defekt içine transpozisyonunu ve üzerinin greftlenmesini
önermiş, Mathes ve Nahai(1979) ise bu amaçla kas-deri fleplerinin kullanım
prensiplerini ortaya koymuşlardır. Böylece bası yaralarının daha kalın ve
daha iyi kanlanan dokularla kapatılması mümkün olmuştur. Dibbell(1974) ve
Daniel(1976) adlı araştırmacılar bası yarası gelişen bölgeye duyusal innervasyonlu
deri flebi aktarımını gerçekleştirerek, hastanın rehabilitasyonu ve cerrahi
tedaviden sonra tekrarlamanın önlenmesine yönelik yeni bir strateji geliştirmişlerdir.
Epidemiyoloji
Bası yaralarının insidansını tam olarak belirleyebilmek güçtür. Görülme
sıklığı incelenen hasta grubuna göre değişiklik gösterir. 1994 yılında yapılan
büyük ölçekli bir prevalans çalışmasında hastanede yatan hastaların %9’unda,
yoğun bakım birimlerinde yatan hastaların ise %11.1’inde bası yarası geliştiği
saptanmıştır. Bası yaraları kronik hastaların bir sorunu gibi görünse de,
ülserlerin başlangıcı genellikle hastalıkların akut dönemine rastlar. Bunun
nedeni akut hastalık sırasında dikkatlerin hastanın birincil sorununa yönelmesi
ve ülser gelişme riskinin sıklıkla dikkate alınmamasıdır. Ülserlerin %63’ü
hasta henüz hastanede yatmakta iken gelişmektedir. Kardiovasküler hastalıklar
sırasında %41, akut nörolojik bozukluklar sırasında %27 ve ortopedik yaralanmalar
sonrasında %15 sıklıkta bası yarasının geliştiği bildirilmiştir.
Omurilik yaralanması olan hastalarda bası yarası gelişme sıklığı önceleri
çok yüksekken, iyi hasta bakımı ve gelişmiş rehabilitasyon merkezleri sayesinde
büyük ölçüde azalmıştır. İkinci dünya savaşı sırasında omurilik yaralanması
olan askerlerde bası yarası insidansı %85 gibi yüksek değerlerde iken, yakın
tarihli bir çalışmada paraplejik hastalarda insidans %20, quadriplejiklerde
ise %26 olarak bildirilmiştir. Omurilik yaralanmasından sonraki 5 yıl içerisinde
bası yarası prevalansı %20-30 kadardır. Bası yaralarının %10’u mobilize
hastalarda gözlenirken, %53’ü yatağa bağımlı hastalarda, %37’si tekerlekli
sandalye kullananlarda gelişmektedir.
Etyoloji
Bası yaralarının gelişmesindeki en önemli etken basınçtır. Yumuşak dokuların
basınç altında kalarak sıkışmaları iskemiye neden olur ve basınç engellenmezse
nekroz ve ülserasyon gelişir. Felçli hastalardaki his kusuru ve motor kayıp,
basıncın algılanamamasına ve ortadan
kaldırılamamasına yol açar. Nem, enfeksiyon, sürtünme ve hastanın taşınması
sırasında ortaya çıkan makaslama kuvvetleri gibi ekstrensek faktörler ile
hastanın genel durum bozukluğu, malnutrisyon, ileri yaş, diabet ve ödem
gibi intrensek faktörler de dokunun dayanıklılığını azaltarak bası yaralarının
gelişmesini kolaylaştırır. Landis 1930 yılında yaptığı mikroenjeksiyon çalışmasında
prekapiller arteriollerdeki kan basıncını 32 mmHg olarak belirlemiştir.
Buna göre, doku basıncı bu değeri aştığında kapiller yatağa kan akımı engellenecek
ve doku iskemisi oluşacaktır. Basınca en fazla maruz kalan bölgeler kemik
çıkıntıların üzerinde bulunan yumuşak dokulardır. Lindan 1965 yılında çeşitli
pozisyonlardayken vücudun maruz kaldığı basınçları hesaplamıştır. Buna göre
sırtüstü yatar durumdayken sakrum, kalçalar ve topuklarda 40-60 mmHg, otururken
ise iskiadik tüberküller üzerinde 75-100 mmHg basınç oluşmaktadır. Bası
yarası açılmasında basıncın şiddeti kadar süresi de önemlidir. Kosiak köpekler
üzerinde yaptığı 1959 tarihli çalışmasında 2 saat boyunca uygulanan 70 mmHg
basıncın geri dönüşü olmayan doku hasarına yol açtığını göstermiştir. Uzun
süreli düşük şiddette basıya maruz kalma ya da kısa süreli yüksek şiddette
bası benzer doku hasarına yol açabilir. Basının kısa süreli de olsa ortadan
kalkması, dokunun dayanma gücünü büyük ölçüde arttırır. Basınçtan değişik
dokular farklı oranlarda etkilenirler. Bunun nedeni gerek dokuların basınca
karşı hassasiyetlerinin farklı olması, gerekse basıncın farklı doku derinliklerine
farklı yansımasıdır. Doku içi basınç ölçümleri basıncın kemiğe komşu derin
dokularda daha geniş bir alanda etkili olduğunu, yüzeyde ise daha dar bir
bölgeye yansıdığnı göstermektedir. Böylelikle, derinde yer alan ve iskemiye
dayanaksız olan kas dokusunda hem daha erken, hem de daha büyük bir nekroz
gelişirken, yüzeydeki cilt fazla etkilenmez. Derine doğru genişleyen bir
koni şeklinde gelişen bası yaralarında, cilt ülseri buzdağının görünen kısmı
gibidir ve esas hasar daha derindedir. İdrar inkontinansı nedeni ile paraplejik
hastaların ıslak kalmaları sık karşılaşılan bir durumdur. Nem, cildin masere
olmasına neden olur ve basıya uğrayan dokularda ülser gelişimini kolaylaştırır.
Sürtünme de benzer şekilde cilt bütünlüğünü bozarak bası yaralarının açılmasının
kolaylaştırır. Bir dönem bası yaralarının en önemli nedenlerinden birisi
olduğu düşünülen makaslama kuvvetleri, hastanın
yatakta yukarı çekilmesi ya da oturur pozisyondayken aşağı doğru kaymasına
bağlı olarak ortaya çıkar. Bu durumun adeleden cilde gelen perforan damarların
kopmasına yol açtığı ve cilt beslenmesini bozduğu düşünülmekte idi. Ancak
Dinsdale bu mekanizmanın geçerli olmadığını ve epidermis üzerindeki doğrudan
mekanik ekinin ülser gelişmine yol açtığını ileri sürmüştür. Bası yaralarının
oluşmasını kolaylaştıran etkenlerden birisi de enfeksiyondur. 1942’ de Groth
bakteriyemi varlığında bası altında kalan bölgelerde bakterilerin yerleşerek
lokal enfeksiyona neden olduğunu göstermiştir. Ayrıca, kontamine yaralara
bası uygulandığında bakterilerin 100 kat daha hızlı çoğaldıkları da bildirilmiştir.
Bası yaralarına hemen her zaman bakteriel enfeksiyon da eşlik eder. Bunun
nedeni lenfatik akımın bozulmuş olması, iskemi ve bağışıklık sistemlerindeki
bozukluklardır. Paraplejik hastalarda özellikle erken dönemde yaygın bir
doku ödemi gelişir. Kas fonksiyonlarının durmasına bağlı olarak lenfatik
akımın bozulması bunun ana nedenlerinden birisidir. Ayrıca basınca bağlı
olarak salınan enflamatuar mediyatörler de ödemi arttırır. Artmış ödem interstisyel
basıncı arttırır. Buna eksternal basıncın da etkilenmesiyle kapiller kan
akımı durur ve iskemik süreç başlar.
Bunlara ilave olarak, hastanın genel durumunun bozuk olması, negatif azot
dengesinin gelişmiş olması, yaşının ileri olması, diabet ya da bağ dokusu
hastalıkları gibi yara iyileşmesini etkileyen patolojilerin varlığı ve rehabilitasyona
başlanmasına engel olabilecek başka yaralanmaların da olması bası yaralarının
açılmasını kolaylaştırır.Patoloji
Bası yaraları her ne kadar kronik lezyonlar olarak düşünülse de akut bir
başlangıç dönemi mevcuttur. Akut dönemde basıya maruz kalan ciltte kızarıklık
gelişir ve bunu sırasıyla endurasyon, bül gelişimi, siyanoz ve doku nekrozu
izler. Akut dönemde basıyı ortadan kaldırmaya yönelik önlemlerin alınması
ile ülser gelişimi önlenebilir. Endurasyon aşamasında lezyonlar lokal abse
formasyonuyla karıştırılabilir. Drenaj amacı ile yapılacak bir insizyon
enfeksiyon gelişimine yol açarak ülser oluşumunu kolaylaştırabilir. Kronik
dönemde cilt, ciltaltı, yağ,fasya ve adeleyi içeren derin bir doku harabiyeti
gözlenir. Altta bir eklem varsa nekroz sinovial membranı ve eklemi de içerebilir.
İlerlemiş olgularda kemikte osteomyelit, dislokasyonlar ve patolojik kırıklar
gözlenebilir. Bazen bası yarasının üzeri ince ince parlak bir epitelle örtülmüş
olabilir. Lezyonun çevresinde geniş bir nedbeli alan bulunur. Derin ve geniş
ülserlerde epitel ilerlemesi durur ve yara kenarları kalınlaşarak içeri
kıvrılır. Ülser zemini genellikle soluk renkli pürülan bir granulasyon dokusu
ile örtülüdür. Bakteriyel invazyon ve doku yıkımı nedeni ile genellikle
kötü kokulu akıntı mevcuttur. Geniş ülserlerde sürekli akıntıya bağlı olarak
protein kaybı ve anemi gelişebilir. Gelişme şekline göre bası yaraları iki
gruba ayrılabilir. Basının yanısıra sürtünme, nem, makaslama kuvvetleri
gibi etkenlerin yol açtığı tipte lezyon ciltte başlar ve önlem alınmazsa
derin dokulara doğru ilerler. Basıya bağlı gelişen tipinde ise ciltte kızarıklık
ya da küçük bir ülserasyon gözlenmesine karşın koni şeklinde genişleyen
büyük bür harabiyet vardır. Gelişme şeklindeki farklılıklar bası yaralarının
evrelendirmesini güçleştirmektedir. Yine de tanının standardize edilebilmesi
açısından evrelendirme faydalıdır. Aşağıda Amerikan Ulusal Basınç Ülser
Tavsiye Paneli’nin sınıflandırması görülmektedir.
Stage 1: İntakt derinin eritemi veya intakt epidermis,
cilt bütünlüğünü korumuş, ciltte bastırmakla solmayan kızarıklık mevcut.
Stage 2: Epidermis, dermis ya da ikisini birden içeren
cilt kaybı . Ülser yüzeyeldir ve klinik görünümü abrazyon, bül ya da sığ
bir krater şeklinde olabilir. Nekrotik doku veya drenaj mevcut olabilir.
Stage 3: Derinin tam kat kaybıdır. Subkutan dokuyuda içerebilir,
fakat fasya intakttır, ülser derin bir krater oluşturmuştur.
Stage 4: Derinin tam kat kaybıdır ve altında yoğun bir
destrüksiyon, doku nekrozu ve kas,kemik veya destek dokusunda hasar vardır.
(örn: tendon, eklem kapsulü) stage 4 ülserler ile birlikte zaman zaman sinüs
traktlarıda görülebilir.
Klinik
Bası yaralarının açılabileceği yerleri önceden bilmek, korunma açısından
önem taşır. Basıya uğrayan her yerde gelişebilmekle birlikte, bası yaralarının
en sık gözlendiği bölgeler sakrum, topuklar, iskium ve trokanterlerdir.
Daha az sıklıkla dirsekler, skapulanın üzeri, oksipital bölge, omuzlar ve
dizlerde de görülebilir. Ancak ,ülserlerin yerleri hastalığın aşamasına,
felcin tipine ve hastanın pozisyonuna göre değişir. Yatağa bağımlı bir hastada
pencerenin ya da televizyonun konumu bile ülserlerin gelişme yerlerini etkileyebilmektedir.
Lumbosakral bölgedeki iyileşmeyen yaraların dağılımından sadece basınç sorumlu
değildir. Örneğin skapuladan daha az basınca maruz kalan sakrum bası yarasının
çok sık görüldüğü bir yerdir. Deneysel olarak gösterilmiştir ki anjiogenik
cevap , anatomik lokalizasyona bağımlıdır ve alt ekstremitelerde yukarıya
göre azalmıştır. Ayrıca rapor edilmiştir ki; yara iyileşmesi lumbosakral
alanda daha yavaştır. Bu, muhtemelen bu bölgedeki azalmış anjiogenik cevap
sonucudur. Omurilik yaralanmasının tipide bası yaralarının gelişmesinde
önemlidir. Tam kesi olan hastalarda rehabilitasyona erken başlanarak ülser
gelişimine karşı önlem alınabilirken, kısmi kesilerde ya da omurilik bütünlüğünün
korunduğu yaralanmalarda hasta immobilize
edildiğinden yara daha kolay açılmaktadır. Omurilik yaralanmasından sonraki
ilk haftalarda genellikle flasid felç mevcuttur. Hasta sırtüstü yatar konumdadır
ve arasıra yanlara döndürülmektedir. Bu dönemde yara açılması beklenen bölgeler
sakrum, topuklar, belki oksipital bölge ve trokanterlerdir. Eğer hastada
spastisite gelişirse sakral ve trokanterik ülserlere ek olarak medial kondüller
ve medial malleolar üzerinde ülser gelişebilir. Hastanın yatakta oturmasına
izin verildiğinde sürtünme ve makaslama kuvvetleri de devreye girer ve iskial
tüberküller üzerinde kolaylıkla yaralar açılabilir. Tekerlekli iskemleye
geçildiğinde iskial tüberküller üzerinde bası daha da artar. Bu hastalarda
sürekli sarkmaya bağlı olarak ayaklardaki ödem artar ve tekerlekli iskemlenin
ayaklığına dayanan topuk arkası, atak tabanı ve parmakların lateral kenarlarında
bası yaraları açılabilir.Tedavi
Bası yarası olan yatağa bağımlı hastalar, bası yarası olmayan yatağa bağımlı
hastalara göre iki kat daha fazla ölüm riskine sahiptir. Eğer bası yaraları
usulüne uygun ve bilgili bir şekilde, görülür görülmez tedavi edilirlerse
hemen hemen bütün stage 4 ülserlerden kaçınılabilir. Bunu dışında böyle
bir tedavi rejimiyle stage 4 ülserlerden kaynaklanan tedavi maliyetleri,
komorbiditeler ve mortalitelerden de kaçınılabilir. Bası yaraları sıklıkla
yetersiz tedavi edilirler. ABD’ de bası yarası prevalansı 1.3 milyon ile
3 milyon arası olduğu tahmin edilmektedir. Bası yarası insidansı ise hospitalize
hastalarda %5-10, spinal cord injury si olan hastalarda ise %39’ a kadar
çıktığı görülmektedir.
Maliyet: Bası yaraları yara başına 20.000 ile 70.000 dolar arasında değişen
en yaygın hastane masrafını oluşturmaktadır. Ayrıca birlikte görülen komplikasyonlarla
beraber masraf her hasta için 200.000 dolar’ı geçmektedir. İngiltere’ de
bası yarası hastalık masrafları tahmini; 362 milyon’ dan 2.8 milyar dolar’a
kadar değişmekte olup , bu da toplam sağlık harcamalarının %1’ine tekabül
etmektedir. Açıkca görülüyor ki ciddi bir finansal problemdir. Kritik olarak
yaşlı bir hastada küçük bir ülser önemli bir problem olarak algılanmamasına
rağmen bu ülser kemiğe invaze olursa sonuç anlamlı olarak artmış maliyet,
morbidite ve mortalitedir. Örneğin stage 4’ün tedavi maliyeti, stage 2’
nin tedavi maliyetinden 10 kat daha fazladır. Bunun dışında stage 4’ e ilerleyen
yaraların efektif tedavisi zordur. Bası yaraları bir kez oluştuğunda tedavisi
son derece güçtür. Cerrahi yöntemlerle kapatılan yaralarda %95’ lere varan
yineleme oranları bildirilmiştir. Bu yüzden erken teşhis ve tedavi maliyetin
azalması açısından zorunlu olduğu kadar, bu yaraların progresyonunu azaltmada
da önemlidir. Aşağıda Colombia ve Virginia Üniversite’leri tarafından yapılan
ortak bir çalışmada tanımlanan 12 stepli detaylı bir tedavi protokolü görülmektedir.
1. Mobilitesi sınırlı olan her hasta sakral, iskial trokanterik ve topuk
ülseri gelişimi yönünden yüksek riskli olduğu konusunda
bilgilendirilmelidir. Erken görme ve müdahale hayati öneme haizdir. Hastanın
bakımından sorumlu tüm klinisyenler başarılı tedavinin sağlanması için tespit
edilen tedavi planını takip etmelidir.
2. Sakral, iskial trokanterik ve topuk alanları dahil riskli alanların günlük
değerlendirilmesi. Çünkü basınş ülseri 2 saatden az bir sürede de gelişebilir.
Bu yüzden günlük değerlendirme çok önenlidir.
3. Mimimum haftada bir kez olmak üzere fotoğraflarla her yaranın objektif
değerlendirilmesi ve yara progresyonunun doğru
dökümentasyonu. Bu dökümentasyonda yara alanı, derinliği, bölgesi ve alttaki
dokunun zedelenme derecesidir.
4. Deride bir kırılma tespit edilir edilmez uygun bir tedavi protokolunun
derhal başlatılması.
5. Tüm non viabl dokuların mekanik debridmanı. İlk debridman ameliyathane
şartlarında, uygun ışık, asistans ve koter varlığında yapılması doğrudur.
Tüm nekrotik dokular uzaklaştırılır, boşta gezen kemik fragmanları alınır,
fibröz septalar parçalanır, enfekte bursalar
açılarak drene edilir, devitalize fasya ve tendonlar eksize edilir. Debridman
dan sonra kemik yumuşak bir yüzeyle bırakılmalıdır. Amaç rekonstrükte edilen
alana lokal basıncı azaltmaktır. İskial tüberositazdaki osteomyelit vakalarında
sadece etkilenen kısım debride edilmelidir. Profilaktik total iskiektomi
nadiren gereklidir. Çünkü üretral fistül ile perinel ülserasyon lar gelişebilir.
Debridman da bakteriel üremenin teşhisi için spesmen ler alınmalıdır. Doku
biopsisi kültür yönünden tercih edilebilir. Eğer bası yarası kemiğe ilerlemişse
kemik biyopsisi de yapılmalıdır. Birçok uzman osteomyelitin non invaziv
teşhisini tercih etmektedir. Eğer operatif debridman planlanmıyorsa bu yol
tercih edilebilir. Bunula birlikte ülserden sıvı aspirasyonu gibi non invaziv
metotların doyurucu olmadığı izlenmiştir. Derin ülsere olan vakaların çoğunda
osteomyelitis beklenebilir. Kemik biopsisi yapma oranı arttıkca doğru mikrobyolojik
teşhis elde etme oranı da artmaktadır. Debridman bir ülserdeki bakteri sayılarınıda
azaltır. Eğer sadece enf. varsa veya debridman sonrası sepsis riski varsa
antibiyotik endikedir. Debridman dan hemen sonra rekonstrüksiyon uygulanacaksa
antibiyotikler zorunludur. Aktif osteomyelitis veya sepsis i olan vakalarda
ise preoperatif antibiyotik başlanmalıdır. Debridman dan sonra hemostaz
dikkatli bir şekilde yapılmalıdır. Ülser etrafını saran yumuşak dokudaki
hiperemi nedeniyle bası yaralı hastalarda postoperatif olarak hematom geliştirme
riski vardır. Küçük damarlardan olan kanamalar kuru spançlarla baskılayarak
kontrol altına alınabilir.
5. torasik segmentin üstünde spinal cord injury si olan hastalarda özel
bir problemdir debridman. Bu hastalarda debridman veya bası yarasının diğer
manüplasyonları otonomik hiperrefleksiye sebep olabilir. Bu refleks ise
kan basıncını kritik bir seviyeye çıkarır ve buda istenmeyen en tehlikeli
semptomdur. Otonomik hiperrefleksinin olduğu durumlarda hastanın manüplasyonu
hemen durdurulmalı ve kan basıncı normalize edilmeye çalışılmalıdır. Rekonstrüksiyon
düşünüldüğünde debridman ve rekonstrüksiyonun bir seans ta mı yoksa beraber
mi yapılacağı düşünülüp karara bağlanmalıdır. Eğer tedavi 2 seansta yapılacaksa
mikrobiolojik teşhis için zaman var demektir.Tek seanslı prosedürlerin en
büyük avantajı zaman ve kaynakların ihtiyatlı kullanımıdır. Mevcut eğilim
tek seanslı yapılacak prosedürler şeklindedir.
6. Efektif uygun pansuman ve nemli bir yara iyileşme çevresinin temini.
Etkin bir yara pansuman hazırlığının hedefi drenaj, selülit ya da koku olmaksızın
lokal enfeksiyon bulguları olmadan iyi bir vaskülarize granulasyon dokusunun
teminidir. Küçük ve yüzeyel olan ülserler,
basının uzaklaştırılması ve iyi yara bakımı ile, alttan dolan granülasyonun
çevreden epitelize olması ile kapanabilirler. Topikal yara bakımında amaçlanan
yaranın nemli tutulması, yarada oluşan debrisin mekanik olarak uzaklaştırılması
ve bakterisidal etki ile lokal enfeksiyonun geriletilmesidir. Pansuman amacı
ile kullanılan solüsyonlar arasında serum fizyolojik ile povidon-iyodin,
hidrojen peroksit, asetik asit ve sodyum hipoklorid(Dakin solüsyonu) gibi
bakterisidal solüsyonlar ve gümüş sülfadiazin sayılabilir. Bakterisidal
solüsyonlar enfeksiyonu geriletmekle birlikte doku toksisitesine de yol
açtıklarından kullanılmaları tartışmalıdır. Serum fizyolojik bakterisidal
etkisinin olmamasına rağmen, doku toksisitesine yol açmadığından ve normal
yara iyileşme sürecinin devam etmesini sağlayan fizyolojik bir ortam oluşturduğundan
tercih edilebilecek en iyi solüsyondur Pansumanın etkili olabilmesi için
gazlı bezlerin yara içine doldurulması ve 6-8 saatde bir değiştirilmesi
gerekmektedir. Pansumanın bakterisidal etkisi mekanik etkiye bağlıdır. Bu
tür geleneksel pansuman yöntemleri yarada hızlı bir düzelme sağlamasına
karşın oldukca zaman alıcıdır ve çok sayıda elemanın pansumanla uğraşmasına
neden olur. Diğer pansuman yöntemleri arasında tam ve yarı kapayıcı pansumanlar
sayılabilir. Ancak bunlar sadece yüzeyel ve enfekte olmayan ülserlerde kullanılabilirler.
7. Bütün beslenmesi eksik hastalara agresif beslenme desteği. Hastanın nutrisyonal
statüsü özellikle bir endokrinolog eşliğinde basınç ülseri saptanır saptanmaz
baştan sona değerlendirilmelidir. Düzenli kan testleri ve vücut ölçümleri
yapılmalı ayrıca albumin ve prealbümin seviyesi normal olmayan her hasta
dökümente edilmiş bir tedavi planı ile takip edilmelidir. Serum albumin
en az 2g/ 100 ml olmayan hiçbir hastaya mecbur kalmadıkca cerrahi girişim
planlanmamalıdır. Dışkı kontaminasyonu bası yaralarının tedavisinde önemli
bir
sorun olduğundan düşük posalı besinler tercih edilmelidir. Ayrıca yeterli
doku oksijenizasyonunun sağlanması açısından hemoglobin değerlerinin yüksek
tutulması önemlidir.
8. Yaranın ve diğer yüksek riskteki alanların basınçtan kurtarılması; Basının
etkisinin giderilmesine yönelik çabalar hastanın kliniğe kabul edilmesi
ile başlar, ameliyat masasında devam eder ve ömür boyu sürer. Yatan hastaların
pozisyonu 2 saatde bir değştirilmeli, uyuma
esnasında yüzüstü pozisyon tercih edilmelidir. Tekerlekli sandalye kullanan
hastalara her yarım saat de bir kollarından güç alarak kendilerini yukarı
çekmeleri ve böylelikle doku perfüzyonuna izin vermeleri öğretilmeli, 2
saatden uzun süreli iskemle kullanımından kaçınmaları öğretilmelidir. Uygun
pozisyon verme tekniklerinin ihtiyatlı kullanımının yanısıra, basıncı ve
sürtünmeyi azaltmak için dizayn edilmiş destek yüzeyleri kullanılmalıdır.
Amaç, hastanın ağırlığını eşit olarak dağıtmak ve idealde vücudun hiçbir
bölgesinde 32 mm’Hg ‘ dan daha yüksek basınç oluşmasına izin vermemektir.
Bu sistemler dinamik ve statik olarak iki başlık altında toplanabilirler.
Statik olanlar arasında çeşitli destekleyici pansuman malzemeleri, sünger
ya da silikon jel gibi maddelerden yapılmış yastıklar ve şilteler, yumurta
kapları ve koyun pöstekisi sayılabilir. İçlerinde Dacron ya da Acrilon gibi
emici olmayan bir destek taşıyan pansuman malzemeleri kirlendikce değiştirilmeleri
gerektiğinden çok pahalıdır ve zaman kaybına neden olurlar. Silikon jelden
imal edilmiş oturma yastıkları ve destekler pahalı olmalarına karşın basıncı
iyi dağıttıkları için faydalıdırlar. Dinamik cihazlar arasında güncel olarak
kullanılanlar hava dolaşımlı yataklardır. Bunlar arasında en iyisi Clintron
yataklardır, ancak çok pahalı olması kullanımını kısıtlamaktadır. Deride
herhangi bir kırılma olduğunda basınç giderme sistemleri hemen başlatılmalıdır.
Bu tür yataklar veya spançlar basıncı azaltarak kan akımın artırırlar. Bu
tür yatakların veya spançların kullanımı esnasında hasta pozisyon değişikliğine
ihtiyaç duymaz. Hastaya yaranın üzerinde yatmamasını öğütlemek pratik olmadığı
gibi, bu yeni basınç ülserlerinin oluşumuna da sebep olur.günümüzde hangi
yatağın ideal olduğu bilinmemektedir. Bununla beraber iki faktör , yani
basınç giderilmesi ve kan akımının artırılması faktörü iyi bir yatak yüzeyi
tespitinde önemli faktördür. Yatak yüzeyinin seçimi yara iyileşme rejiminin
önemli bir kısmıdır.
9. Drenaj ve selülitin eliminasyonu; ülserde ki enfeksiyon çevre dokulara
yayıldığında sellülit olur. Nemli pansumanlar ve antibiyotiklerin kullanımyla
bütün sellülitler elimine edilmelidir. Enfeksiyon diğer muhtemel bulgusu
olan drenaj da elimine edilmelidirler. Bası yarası olan hastalarda sıklıkla
eşlik eden bir üriner sistem ya da solunum yolu enfeksiyonu bulunur. İdrar
sondası sık değiştirilmeli, diafragma felci olan hastalarda iyi hidrasyon
ve solunum rehabilitasyonu yapılmalıdır. Bası yaralarında sistemik antibiyotik
tedavisi tartışmalıdır. Doğru bir sonuç elde edebilmek için yaradan biopsi
alıp kantitatif kültür yapılması gerekir. Ancak bu klinikte kolay uygulanabilir
bir yöntem değildir. Bu nedenle başka bir nedene bağlanamayan sistemik enfeksiyon
bulguları(lökositoz,ateş) ya da yara çevresinde kızarıklık, hassasiyet ve
ısı artışı, kötü kokulu akıntıda artma gibi lokal enfeksiyon bulguları olmadıkca
sistemik antibiyotik tedavisi başlanmaz. Sistemik antibiyotik uygulaması
daha çok gram pozitiflere karşı yapılır. Yarada yeşil renkli akıntı gram
negatif enfeksiyonu gösterir ve tedavisinde lokal yara bakımı daha etkilidir.
10. İlk tedaviden sonra iyileşmeyen tüm hastalara biolojik terapinin göz
önüne alınması; yara iyileşmesini sağlamada growth faktörlerin önemi son
zamanlarda gösterilmiştir. PDGF’nin düşük yan etkilerle efektif olduğu görülmüştür.
Ayrıca GM-CSF ‘nin granulasyon doku oluşumunu stimüle etmede özellikle faydalıdır.
Apligraf (iki tabakalı insan doku ekivalanı) insan keratinositleri ve fibroblastlardan
oluşmuştur ve basınç ülserleri dahil geniş yüzeyli yaraları iyileştirmede
efektif olduğu ispat edilmiştir. İnsan deri ekivalanları yaraya ilave fibroblast
ve keratinosit temin ederler. Bu tedaviler yaranın kapanmasında yardımcı
olurlar.
11. Fizik tedavi; kontraksiyonların önlenmesinde, DVT’lerin önlenmesinde,
respiratuar komplikasyonların azaltılmasında ve mental durumun iyileştirilmesinde
önemlidir. Uzun süreli felçlerde adeleler ve eklem kapsüllerindeki kısalma
nedeni ile eklem kontraktürleri gelişir. Kontraktürlerin düzeltilebilmesi
için yoğun bir fizik tedavi uygulanmalıdır. Fizik tedavi yetersiz kalırsa
cerrahi olarak kapsülotomi ya da tenotomiler gerekebilir.
12. Palyatif bakım; palyatif bakım gören hastaların bası yaraları %79 oranda
sakral bölgededir. Palyatif bakım gören hastaların çoğu cerrahi tedaviye
uygun olmayabilir, bu özellikle eve bağımlı hastalar için geçerlidir. Bu
hastalarda tedavi ağrının giderilmesi ve ülser
progresyonunu durdurmadan ibarettir.
Uygun yara bakımı, basının ortadan kaldırılması ve beslenme durumunun düzeltilmesi
ile çoğu yüzeyel ülserler kısa sürede iyileşebilirler. Derin yaralarda ise
ancak çok uzun süreli pansumanla kapanma sağlanabilir. Pansuman malzemelerinin
hızla gelişmesi, cerrahi girişimin yol açtığı morbidite ve sonrasındaki
yüksek tekrarlama oranları hekimleri olabildiğince konservatif tedaviye
yöneltmektedir. Yine aynı nedenlerle plastik cerrahlara danışılmadan konservatif
yara tedavisi yapılmaktadır. Bu yaklaşım genellikle hastanın uzun süre hastanede
yatmasına, yarasının düzelmemesine, epitelize olsa bile dayanıksızlığı nedeni
ile kısa sürede tekrarlamasına yol açmaktadır. Bası yaralarının tedavisi
son aşamada cerrahidir. Konservatif tedavi yapılacaksa bile bu bir plastik
cerrah tarafından yapılmalıdır.Cerrahi Tedavi
Bası yaralarında cerrahi tedavi eksizyonel debridman, kemik çıkıntıların
uzaklaştırılması ve yaranın kalıcı bir örtü ile örtülmesinden oluşur. 1956
yılında Conway ve Griffith tarafından belirlenen ilkeler halen geçerlidir:
1. Bası yarasının, etrafındaki bursa ve varsa heterotopik kalsifikasyonlarla
birlikte total eksizyonu.
2. Enfekte olmuş kemik parçalarının ve ileride basıya yol açabilecek kemik
çıkıntılarının uzaklaştırılması.
3. Dikkatli hemostaz ve vakumlu yara drenajı. Debridmandan sonra hemostazın
sağlanamadığı durumlarda yaranın kapatılması 24 saat geciktirilebilir.
4. Tüm ölü boşlukların iyi kanlanan kas, kas- deri ya da fasyokütan fleplerle
doldurulması.
5. Yaranın büyük lokal fleplerle kapatılması ve fleplerin, dikiş hatları
ağırlık taşıyan bölgelerden geçmeyecek ve gelecekte başka fleplerin hazırlanmasına
engel olmayacak şekilde planlanması.
6. Donör alanların gerginliğe yol açmayacak şekilde, gerekirse deri grefti
ile kapatılması.Ameliyat Öncesi Hazırlık
Başarılı sonuç elde edebilmek için hastanın sistemik olarak ve yaranın lokal
olarak hazırlanmış olması gerekir. Hastanın genel durumu stabil olmalıdır.
Malnütrisyon ve anemi düzeltilmiş olmalı, laboratuar değerleri normal olmalı
ve eşlik eden enfeksiyonlar tedavi edilmiş olmalıdır. Lokal olarak yaradaki
tüm nekrotik dokular temizlenmiş olmalı, sağlıklı bir granulasyon dokusu
bulunmalı ve yara küçülme eğilimine girmiş olmalıdır. Yara kontaminasyonunun
kontrol edilemediği durumlarda geçici ya da kalıcı kolostomi açılabilir.
Ancak ameliyat öncesinde barsak temizliği yapılıp sonrasında ilaçlarla konstipasyon
yaratılması genellikle yeterlidir. Cerrahi sırasında endotrakeal genel anestezi
tercih edilmelidir. Ameliyat bölgesi anestezik alanda olsa bile adele spazmlarının
önlenmesi açısından genel anestezi avantajlıdır. Paraplejik hastalarda genellikle
otonom sinir sisteminde de patoloji bulunduğundan, cerrahi sırasında oluşabilecek
hipovolemi kompanse edilemez ve kan basıncı ile kalp hızında büyük dalgalanmalar
oluşur ve ardından dolaşım şoku gelişebilir. Bu nedenle cerrahi girişim
yalnız sedasyonla yapılacak olsa bile, bu anestezi uzmanının gözetimi altında
ve iyi bir monitorizasyonla yapılmalıdır. Hastaya ameliyat masasında doğru
pozisyonun verilmesi büyük önem taşır. Pozisyon verilirken hem yaranın,
hem de flebin hazırlanacağı etraf dokunun tam olarak ortaya konmasına dikkat
edilmelidir. Ameliyat sonrasında dikiş hatları gergin olmayacak şekilde
pozisyon verilmelidir.Ülser Eksizyonu
Eksizyon sırasında olabildiğince radikal davranılması, ülserle birlikte
tüm nedbeli alanın, ülserin etrafındaki bursanın ve varsa, heterotopik kalsifikasyonların
eksizyonu gereklidir. Ülser bursasının sınırları belirlenmeli ve tamamen
eksize edilmelidir. Bursanın çok geniş olduğu durumlarda, ülser zemini ve
bursa yüzeyini kaplayan granulasyon dokusu kazınarak uzaklaştırılır. Önemli
bir seröz akıntı kaynağı olan bu dokunun tamamen uzaklaştırılmaması, fleb
altında seroma gelişmesine ve flebin yerine yapışamamasına yol açar. Debridman
sonrası dikkatli hemostaz yapılmalıdır. Eğer kanama buna rağmen devam ediyorsa,
pansuman yapılıp yaranın kapatılması 24 saat ertelenebilir.
Ostektomi
Enfekte ve ekspoze olmuş kemikler sağlıklı kemik dokuysu görülünceye kadar
uzaklaştırılmalıdır. Bası yarasına neden olabilecek kemik çıkıntılar bir
osteotom ile eksize edilir. Kemik rezeksiyonunda aşırıya kaçılması kanamaya,
iskelet dengesinin bozulmasına ve diğer ağırlık taşıyan noktalarda daha
çok bası oluşmasına neden olabilir. Geçmişte kimi yazarlar iskial bası yaralarının
tedavisinde total iskiektomiyi savunmuşlardır. Bu işlem nüks oranınn büyük
oranda azaltmakla birlikte, karşı taraf iskium üzerinde ülser gelişme sıklığını
çok arttırmaktadır. Bilateral iskiektomi yapılan hastalarda ağırlık perine
üzerine biner ve bu da perineal ülserasyona ve üretra fistülü gelişmesine
yol açar. Bu sebeple iskial ülser tedavisinde artık minimal kemik rezeksiyonu
tercih edilmelidir.Bası Yaralarının Kapatılması
Uygulanacak cerrahi yöntem seçilirken hem hastaya hem de ülsere göre değerlendirme
yapılmalıdır. Hastanın paraplejik ya da quadriplejik olması, geri dönüş
beklentisi, ileride mobilize olup olmayacağı, kullandığı cihazlar ve destekler,
tedaviye gösterdiği uyum, kişisel hijyen durumu seçimi etkiler. Cerrahi
kapatma yöntemlerinin temel ilkesi fleplerin olabildiğince büyük planlanması
ve ülser bölgesine yeterince sağlam dokunun taşınmasıdır. Planlama yapılırken
dikkat edilmesi gereken noktalar yarayı ölü boşluk bırakmayacak şekilde
kapatabilmek, ameliyatın bitiminde hangi poziyon verilirse verilsin dikiş
hatlarına gerginlik gelmemsini sağlamak, ağırlık taşıyan bölgelere dikiş
hatlarının denk gelmemesine dikkat etmek ve insizyonları gelecekte hazırlanabilecek
başka fleplere engel olmayacak şekilde yerleştirmektir. Kullanılabilecek
yöntemler primer kapatma, deri greftleri, lokal cilt flepleri, kas ve kas-deri
flepleri, fasyokutan flepler ve nörosensoriyal fleplerdir. Primer kapatma
ve deri greftleri yüksek tekrarlama oranlarına yol açtığından ancak ileride
mobilize olması beklenen hastalara uygulanmalıdır. Ülser çevresindeki cilt
nedbeli ve endüre olduğundan komşu ciltten küçük deri flepleri genellikle
başarısızlıkla sonuçlanır. Bu tür girişimler daha sonra uygulanabilecek
fleb seçeneklerini azaltacığından sakıncalıdır. Kas-deri flepleri özellikle
derin kavite içeren enfekte yaraların tedavisinde yararlıdır. Böylelikle
iyi kanlanan kas dokusu
enfekte sahaya taşınmış olur ve uygulanan sistemik antibiyotiklerin etki
edebilmesi sağlanır. Kas dokusu ölü boşlukları doldurmakta fasyokutan fleplere
göre daha avantajlıdır. Ağırlık taşıyan bölgeye kalın bir doku desteği sağlanmış
olur. Yaranın tekrarlaması durumunda kas- deri flepleri tekrar kaldırılıp
ilerletilebilir ya da başka bölgelere çevrilebilir. Buna karşılık, normal
insan anatomisinde ağırlık taşıyan kemik çıkıntılarının üzerinde genellikle
kas dokusu bulunmaz. Kas-deri flepleri iskemiye hassas adele dokusunun ağırlık
taşıyan bölgelere taşınması nedeni ile eleştirilmişlerdir. Diğer dezavantajları
yaşlı ve felçli hastalarda adele dokusunun atrofik olması ve hareket edebilen
hastalarda işlev bozukluğuna yol açabilmesidir. Bu nedenle, felcin geri
dönmesi beklenen hastalarda tercih edilmemelidir. Fasyokutan fleplerde yeterli
kan dolaşımına sahiptirler ve iskemiye oldukça dayanıklı olduklarından sağlam
bir örtü oluştururlar. Vücudun normal anatomik yapısına daha uygun oldukları
için kimi yazarlar tarafından daha çok tercih edilirler. Kaldırılmaları
teknik olarak daha kolaydır ve ameliyat sırasında kas-deri fleplerine göre
daha az kanamaya neden olurlar. İşlevsel bir bozukluğa yol açmamaları ve
ileride adele fleplerinin planlanmasına engel olmamaları ilave avantajları
arasındadır. En önemli dezavantajları, derin yaralarda ölü boşluğu doldurmaya
yetecek kadar kitle içermemeleridir. Bir diğer yöntem de, bası yaralarının
duyusal innervasyonunu omurilik yaralanmasının üzerindeki seviyelerden alan
nörosensoriyal fleplerle kapatılmasıdır. Bu amaçla interkostal ada flepleri
ve serbest flepler kullanılmıştır. Teorik olarak önemli avantajları olan
bu yöntemler, teknik olarak oldukça zor olmaları nedeni ile klinikte fazla
bir uygulama alanı bulamamışlardır. Son yıllarda, özellikle sakral bası
yaralarının tedavisinde doku genişleticilerinin kullanımına ilişkin makaleler
yayınlanmıştır. Açık yara varlığında, kontaminasyon riskinin yüksek olduğu
durumlarda ve nedbeli zeminde doku genişletici kullanılması oldukça riskli
olmasına karşın, yazarlar bu şekilde sırtın üst bölgelerinden duyusu olan
cildin yara üzerine taşınabildiğini savunmaktadırlar.
Ameliyat Sonrası Bakım
Ameliyat sonrası bakım esas olarak ameliyat öncesi hazırlığın devamı şeklindedir.
Hastanın yeterli beslenmesi sağlanır, kan değerleri sık sık kontrol edilerek
normal düzeylerde tutulur, gerekirse kan verilir. İyi hemşire bakımı büyük
önem taşır. Hastalar ameliyat sonrası mümkünse hava dolaşımlı bir yatakta
tutulmalıdır. Eğer bu yoksa, normal yatakta yüzüstü yatırılmalı ve yeni
yara açılmaması için 2 saat de bir çevrilmelidir. Yara kontaminasyonunu
önlemek amacıyla erken dönemde konstipe olmasını önlemek için kodein gibi
ilaçlar verilir. Cerrahi sirasında bakteriemi oluşabileceğinden ameliyat
sırasında başlanan antibiyotik tedavisine 7 gün daha devam edilir. Vakumlu
drenler 7-10 gün yerlerinde tutulur ve seröz drenaj tamamen kesilmeden alınmazlar.
Bu, fleplerin yerlerin yapışması ve enfeksiyon gelişmemesi açısından büyük
önem taşır. Dikişler 14-21 gün sonra alınmalıdır. Dikiş hatları Her gün
kontrol edilmeli ve gerginlik oluşmamasına dikkat edilmelidir. Dördüncü
haftanın sonunda hastanın kısa sürelerle ameliyat sahasının üzerine yatmasına
izin verilir. Bu süre zamanla artırılır ve hasta normal aktivitesine döner.
Bası yarası tedavisinin uzun dönemde başarılı olabilmesi için en önemli
nokta, hastanın ve hasta yakınlarının kendi üzerine düşen sorumluluğun bilincine
varmasıdır Hastanın pozisyonunu sık sık değiştirmesi, kişisel bakımını sürdürmesi
ve ameliyat bölgesini iyi kontrol etmesi gerekir.
Erken Postoperatif Komplikasyonlar
Ameliyat sonrasında en sık karşılaşılan komplikasyon hematom gelişmesidir.
Erken dönemde farkedidiğiinde mutlaka boşaltılmalı ve iyi drenaj sağlanmalıdır.
Gözden kaçtığı durumlarda enfeksiyon gelişmesine, bursa oluşmasına, ülserin
yinelemesine ve flep nekrozuna yol açabilir. Geniş yaralarda debridman sonrası
kapama işlemi 24 saat ertelenerek hematom gelişme olasılığı azaltılabilir.
Seroma oluşumu da sık karşılaşılan komplikasyonlardan birisidir. En önemli
nedenleri yeterli debridman yapılmaması, ameliyat sonrasında yarada ölü
boşluk kalması ve erken dönemde uygun olmayan mobilizasyon sonucu devreye
giren makaslama kuvvetlerinin etkisi ile flebin yara yatağından ayrılmasıdır.
Seroma oluşumunu önlemekiçindebridman sırasında ülser bursası tam olarak
çıkarılmalı, oluşan defekti tam olarak dolduracak büyüklükte flep hazırlanmalı,
seröz akıntı tam olarak kesilinceye kadar vakumlu drenaja devam edilmeli
ve ameliyat sonrasında flep üzerinde makaslama kuvvetlerinin gelişmesine
engel olunmalıdır. Yeterli debridman ve uygun antibiyotik kullanımına karşın
yara enfeksiyonları ile karşılaşılabilir. Flep altında enfeksiyon gelişmesi
de enfeksiyonun önemli nedenlerinden birisidir. Geliştiği takdirde yoğun
antibiyotik tedavisi ve cerrahi drenaj uygulanarak tedavi edilmelidir. Ameliyat
öncesinde doğru planlamanın yapıldığı, ameliyat sırasında flebe ait vasküler
pedükülün korunduğu ve cerrahi prensiplere uygun davranıldığı takdirde flep
nekrozu beklenen bir komplikasyon değildir. Flep nekrozunun en önemli nedeni
gerektiğince tedavi edilmemiş hematomlardır. Sütür hatlarında açılma genellikle
yaranın gergin olarak kapatıldığı durumlarda ortaya çıkar, ki bunun da en
önemli nedeni hatalı planlamadır. Bunun dışında hastanın çok yaşlı ve genel
durumunun bozuk olması, kan protein düzeylerinin düşük olması da yara iyileşmesini
etkilediğinden sütür hatlarında açılmaya neden olabilir.
Geç Dönem Komplikasyonlar
Bası Yaralarının Yinelemesi
Cerrahi teknikte kaydedilen ilerlemelere ve hasta bakımındaki gelişmelere
karşın tedavi sonrasında bası yaralarının tekrarlama oranları oldukça yüksektir.
Harding 1961 yılında bu oranı ameliyat sonrasındaki 4 yıl içerisinde %44
olarak bildirmiştir. Griffith ve Schultz bası yaralarının en sık sakral,
trokanterik ve iskial bölgelerde tekrarladığını vurgulamışlardır. 1988 yılında
Relander ve Palmer’ın bildirdiği tekrarlama oranı ise %48’dir. 1992’ de
Disa ve arkadaşları kas, kas-deri ve fasyokutan fleplerle kapatılan 68 bası
yarasının %61’inin ortalama 21 ay içerisinde tekrar geliştiğini bildirmişlerdir.
1998 yılında Kierney ve arkadaşları tarafından tedavi edilen 268 bası yarasında
tekrarlama oranları %19 olarak bildirmişlerdir. Ancak bu çalışmada yoğun
bir fizik tedavi rehabilitasyon ve eğitim programı uygulanmış ve bu programa
uyum gösteremeyen hastalar çalışma dışında bırakılmışlardır. Yüksek tekrarlama
oranlarının önemli bir nedeni ülser gelişmesine yol açan medikal sorunların
devam ediyor olmasıdır. Basının önlenememesi, kontraktür ve spazm varlığı,
yeterli hasta bakımı ve hijyeninin sağlanamaması ülserlerin tekrarlamasını
kolaylaştırır. Disa ve arkadaşlarının en yüksek tekrarlama oranlarının travma
sonrası parapleji gelişmiş genç hastalarda ve zihinsel işlevi bozuk yaşlılarda
gözlendiğini bildirmişlerdir. Özellikle paraplejik hasta grubunda gözlenen
bastırılmış öfke ve kendine zarar eğilimi yüksek tekrarlama oranlarının
belkide en önemli nedenidir. Tedavi sırasında ve sonrasında hastaların psikolojik
durumları mutlaka değerlendirilmeli ve gereken psikolojik destek tedavisine
başlanmalıdır.
Karsinom Gelişimi
Nadir görülmekle birlikte öldürücü olan bir geç dönem komplikasyonu ülser
zemininde gelişen maliğn dejenerasyondur. İlk olarak 1828 yılında Jean Nicholas
Marjolin tarafından yanık zemininde tanımlanan bu durum tüm kronik yaralarda
gelişebilir. Hemen tümü epidermoid karsinomlardır ve oldukca habis seyrederler.
Bası yaralarında gelişme sıklığı Grotting ve arkadaşları tarafından %0.5
olarak bildirilmiştir. Ortaya çıkması için gereken süre yanık zemininde
gelişenlere göre daha kısadır ve 22 yıl olarak bildirilmiştir. Genellikle
iyi diferansiye epidermoid karsinomlar olmalarına karşın, yüksek oranda
metastaz yaparlar (%61) ve öldürücü seyrederler. Ortaya çıktığı takdirde
tedavisi radikal cerrahi eksizyondur. Koruyucu lenf düğümü diseksiyonu kimi
yazarlar tarfından önerilse de tartışmalıdır. Radyoterapi ve kemoterapinin
tedavideki rolü belli değildir ve ancak cerrahi uygulanmayan hastalar için
düşünülebilir.