Doku Mühendisliği
Yazar: Prof. Dr. Kutlu Sevin
Doku mühendisliği son yıllarda Estetik Plastik ve rekonstrüktif
Cerrahi alanında önemli bir uğraş konusu haline gelmiştir. Çeşitli nedenlerle
oluşan doku kayıplarının rekonstrüksiyonu için primer kapatmadan, greftlere,
yakın ve uzak fleplerden son aşama olarak mikrocerrahi yöntemler ile serbest
doku aktarımına uzanan cerrahi işlemler, matür dokuların fiziksel olarak
değiştirilmesi ve nakli gerçekleştirilmiştir. Plastik cerrahide yeni bir
aşama olarak kabul edilebilecek
doku mühendisliği, dokuların hücresel
ve moleküler düzeyde değiştirilmesini sağlar.
Doku mühendisliği, geleneksel biyomedikal araştırmalardan elde edilen bilgileri
klinikte doku replasmanına uyarlayan özel bir araştırma alanıdır. Mühendislik
ve yaşam bilimlerinin prensiplerini; doku fonksiyonlarını iyileştiren ,
koruyan veya onların yerini alan biolojik yer tutucuların geliştirilmesine
uygulayan disiplinler arası yaklaşım olarak tanımlanabilir. Doku mühendisliğinin
başlıca amacı, plastik cerrahinin gelişimi boyunca kullanılan cerrahi işlemler
sonucunda görülen morbidite ve skar gibi sorunlar olmadan laboratuar koşullarında
kayıp dokuyu rekonstrükte edecek dokuların oluşturulmasıdır.
DOKU MÜHENDİSLİĞİNİN KLİNİK UYGULAMALARI
Klinik uygulamada temel prensipler 1) Doku defektinin dikkatle belirlenmesi
2) Kayıp dokunun yerine konması için uygun bir tasarım yapılması 3) Yeni
dokunun kontrollü bir şekilde fabrikasyonu 4) Doku mühendisliği ile elde
edilen dokunun defekte başarıyla aktarımı 5) Elde edilen yeni dokunun kalıcı
olması olarak sayılabilir. Klinik uygulanmada amaç , uygun süre içinde iyileşme,
maksimum fonksiyonel ve estetik restorasyon,ve minimal morbiditedir.
Genel Olarak Doku Mühendisliğinin Aşamaları
• Kullanılacak hücrelerin elde edilmesi,
• Bu hücrelerin kültür ortamında çoğaltılması
• Taşıyıcı iskelet üzerine ekilmesi
• Taşıyıcı iskelet üzerine tekrar kültüre edilip istenen üç boyutlu yapıyı
kazanması
• Hastaya aktarımı
Biyomateryaller
İnsanda ilk implantasyon materyallerinin geliştirilmesi,1960’larda
gerçekleşmiştir. Bu materyaller, biyolojik olarak “inert” kabul edilirler,
yani belirgin doku yanıtı uyarmamaktadırlar. Cronin ve Gerow ‘un ilk kez
tanıttıkları
silikon
jel
meme implantları bunlara
örnek olarak verilebilir.
İkinci kuşak biyomateryaller, ekstrasellüler matrix ile kimyasal olarak
etkileşebilecek şekilde tasarlanmaktadır. Bu materyaller ilk kez 1970’li
yıllarda tasarlanmıştır, bunlar içinde cam ve kalsiyum seramiklerinin olduğu
kemik replasman materyalleri sayılabilir. Yine biyolojik olarak yıkılan
sentetik polimerler, emilebilen sütür materyalleri ve kemik fiksasyon plakları
bu grup içindedir. Biyolojik olarak yok edilebilen sentetik materyallerin
hücrelerin tutunması ve doku oluşumuna yön vermesi için bir “taşıyıcı iskelet”
(SCAFFOLD) rolü oynayabileceği fikri doku mühendisliği alanını başlattı.
Günümüzde biyolojik sistemlerde özel moleküler yanıt oluşturabilecek üçüncü
kuşak biyomateryallerin geliştirilmesi için yoğun çalışmalar mevcuttur.
Doku mühendisliğinde biyomateryallerin, çok önemli rolü vardır. Doku kalıbını
sağlayan çemberler , doku iskeleti, biyoaktif madde dağıtan araçlar gibi
implante edilen cihazlar için gereklidirler.
İmplante edilen kalıplar, istenen fonksiyonun özel üç boyutlu şekle bağlı
olduğu yapıdaki dokular için kullanışlı olmaktadır. Kalıp, önceden belirlenmiş
şekillerde doku oluşumuna rehberlik edebilir, ve kan akımının bulunduğu
kaynaktan yeni oluşacak dokuya yönlendirilmesini sağlar ve böylece yeni
oluşan dokunun cerrahi aktarımını mümkün kılar. Doku fabrikasyonu için kullanılan
alanda katı duvarlı çemberler, biyoaktif materyalleri bünyesinde yoğunlaştırıp
lokalize eder.
Biyomateryallerin doku mühendisliğinde diğer önemi ise “taşıyıcı iskelet”
olarak kullanılmalarıdır. Yapı iskelesi olarak kullanılacak materyal için
istenen temel özellikler arasında biyouyumlu, yok edilebilir, mekanik bütünlüğü
ve doku iletimini sağlayabilir olması sayılabilir. Vücutta normalde bulunan
ve “framework” görevindeki materyaller, örneğin hyalurinik asit, glikozaminoglikanlar,
kollagen, polisakkarit (çitosan), fibrin bu amaçla kullanılabilir ve bunların
ince bağırsak mukozası ya da dermisten hazırlanan asellüler karışımları
doku mühendisliğinde kullanılabilir.
Doku iskeleti olarak kullanılabilecek semi sentetik maddeler içinde (biyolojik
yapıda var olan maddelerin sentetik maddelerle karışımları) veya sentetik
maddeler (tamamen doğal olmayan maddeler) olabilir. Sentetik polimerlerin
daha esnek tasarımlara olanak sağlayabilmeleri, içerik ve yapıları isteğe
göre özel olarak üretilebilmeleri gibi avantajları vardır. Bazı polimerler,
biyolojik koşullarda örneğin vücut sıvılarına maruz kalınca veya hücresel
yıkım veya enzimatik yıkıma uğrayabilmektedirler. Bunu gidermek için küçük
delikler (por’lar) aracılığıyla geçirgenik ve hidrofobik niteliklerin, ko-polimer
oranı ve kristallik gibi özellikler eklenerek biyolojik yıkımdan bir miktar
korunmaları sağlanmaktadır. Biyoyıkılabilir polimerler, kalsiyum seramikleri
ve her ikisinin kombinasyonları delikli materyal özelliğinde üretilip yapı
iskelesi olarak kullanılabilir.
Materyaller, yüzey özelliklerini ve kompozisyonu değiştirecek şekilde biyoaktif
moleküller ile modifiye edilebilir. Biyolojik ortamda parçalanırken biyoaktif
materyaller halinde ortama salınan biçimde de üretilebilirler. Bu amaçla
100 mikrometre çaplı mikropartiküller içerecek şekilde oluşturulabilirler.
Biyomateryaller yüzeyde hücreler ve ekstrasellüler matris ile temas halindedirler.
Sentetik ve doğal maddelerin yüzey özellikleri, elektrik, topolojik ve kimyasal
olarak değiştirilebilir. Materyalin yüzeyine çeşitli moleküllerin eklenmesi
ile adherans ve hareketlerini etkilenebilir. Kalsiyum mineralleri ile kaplama,
parçalanabilen polimerlerin kemik dokusu ile daha uyumlu olmasını sağlayabilir.
Kollajen lifler gibi doğal olarak var olan bazı maddeler spesifik hücre
adhezyonunu sağlayan kenarları taklit etmek amacıyla kullanılabilir. Hücre
fonksiyonları, yüzey mühendisliği ile özel büyüme faktörleri salgılayacak
şekilde kontrol edilebilir. Yapı teknolojisi içinde mikrotemas printing,
laser fotolitografi, mikro sıvı kanalları gibi işlemler , sentetik materyaller
üzerine hücre ekimi işleminin topografisini kontrol etmek için uygulanmaktadır.
Biyoteknoloji
Biyoteknoloji alanı, bitki hayvan ve insan hücreleri dahil tüm
organik hücrelerin fonksiyonlarını anlamak, onları değiştirmek ya da yönlendirmek
için çok sayıda teknolojiyi bünyesinde barındırmaktadır. Hücre nakli, büyüme
faktörü salınımı, gen terapileri gibi biyoaktif komponentleri destekleyen
metodlar, biyoteknolojinin odağını teşkil eder.
Hücre bazlı teknolojiler içinde hücre nakli ve in vivo hücre iyileşmesine
yönelik işlemler bulunmaktadır. Hücre naklinin temel planı hücrelerin toplanması,
bunların kültür ortamında büyümeleri ve doku fonksiyonunun düzeltilmesi
amacıyla alındıkları dokuya (vericiye) geri aktarımı olarak ifade edilebilir.
Bazı yaklaşımlarda hücreleri, in vitro koşullarda doku oluşturduktan sonra
geri vermek varken, bazılarında bu hücreleri in vivo olarak doku oluşumuna
rehberlik edecek sentetik bir yapıya ekip eş zamanlı olarak alındıkları
ortama geri verme söz konusudur. Kök hücreler, pluripotent özellikleri ve
kültür ortamında çoğalabilmeleri nedeniyle bu amaç için elverişlidirler
ve kültür ortamındaki değişikliklerle farklı hücrelere dönüşebilirler. Doku
mühendisliği kavramının ortaya atılmasından önce hücre transplantasyonu
genelde hücrelerin doğrudan enjeksiyonu ya da bunların ekstrasellüler matriks
proteinleri ( örneğin kollajen) üzerine yerleştirilmesi üzerine yoğunlaşmıştır.
Doku mühendisliği ile bu yaklaşımın bir adım ötesine geçilmiş ve implantasyon
öncesinde bir iskele üzerinde üç boyutlu kültürler elde edilebilmektedir.
Hücre yaşaması için difüzyon sınırlılığı nedeniyle bu yöntemde tek başına
yüksek vaskülarize dokuların elde edilmesi zordur. Hücre nakli, hücre yaşamını
destekleyecek kapiller yatakların prefabrikasyonu gibi yöntemlerle zenginleştirilmelidir.
Vaskülarize doku elde edilmesi için özelleşmiş doku oluşumu ve anjiogenez
gereklidir. Büyüme faktörleri bu nedenle doku mühendisliği için oldukça
önemlidir. Bu amaçla yaygın olarak kullanılan büyüme faktörlerine örnek
olarak fibroblast growth factor –2 (FGF-2 veya FGFb) verilebilir. Bu büyüme
faktörü, hem osteoblast öncü hücrelerinin proliferasyon ve diferansiyasyonunu
uyararak kemik oluşumunu hem de anjiogenezi uyarır. Bu ikili etkisinden
dolayı üzerine hücre ekilmiş hidroksiapatit seramiklerinde, sentetik polimer
iskelelerde ve izole damarlar üzerinde kaplanmış kemik oluşumunda kullanılmaktadırlar.
Benzer şekilde Vascular Endothelial Growth Factor (VEGF) de anjiogenez ve
osteogenezde etkindir.
Genetik mühendisliği ile hücre teknolojisinin birleştirilmesi fonksiyonel
olarak daha iyileştirilmiş doku replasmanlarının elde edilmesini mümkün
kılmaktadır. Doğal dokuların davranışlarını değiştirerek önemli büyüme faktörlerinin
daha etkin rol oynamasını sağlanabilir ve “yaşayan” protein salgılayan implante
edilebilir materyaller elde edilebilir. Genetik olarak modifiye edilmiş
allojenik hücreler mikroenkapsülasyon tekniği kullanılarak nakil edilebilir.
Fibroblastlar gibi daha kolay büyüyen hücreler, modifiye edilerek daha zor
sentezleyen bazı hücrelerin yaptıkları elemanları sentezler hale gelebilmektedir.
ERİŞKİN KÖK HÜCRELERİNİN REJENERATİF TIPTA KULLANIMI
Kök hücreler, pluripotent yani birçok klona farklılaşabilmeleri
ve kendi kendine rejenere olabilme özellikleri yanı sıra uzun ömürlü olmaları
nedeniyle doku mühendisliğinde giderek daha fazla ilgi çekmektedir. Buna
rağmen kök hücrelerin biyolojik davranışları halen net olarak anlaşılamamıştır.
Kök hücre kullanımı basit olarak iki aşamada incelenebilir: İlk aşamada
organ ya da dokunun oluştuğu klona farklılaşır. Daha sonra dokunun fonksiyonel
gereksinimine göre üç boyutlu mimari yapıya “monte edilir”.Bu karmaşık aşamalara
ek olarak her basamakta dokuya ve işlem sırasına özel düzenleyici faktörlerin
etkisi vardır.
Kök hücreler, temel olarak embriyonik veya erişkin kökenlidir. Embriyonik
kök hücreler (EKH) preimplantasyon aşamasındaki blastokistin iç hücre tabakasından
elde edilirler, erişkindekiler ise esas olarak kemik iliğinden elde edilebilir.
Multipotent olduklarından çok çeşitli alanlarda kullanılabilmektedirler.
Örneğin, kültür ortamının manipulasyonu sırasında yapılan gözlemlerde kök
hücrelerin hematopoetik hücrelere, adipositlere, kas hücrelerine, kondrositlere
ve diğer birçok hücreye dönüştükleri gözlenmiştir. Bu olumlu özelliklerin
yanı sıra hücre stabilitesi, onkojenik potansiyel ve etik nedenlerle bu
EKH çalışmalarına olan ilgi sınırlanmıştır. EKH’lerin aksine kemik iliği
kökenli kök hücreler uzun yıllardan beri çalışılmakta ve kemoterapi ve radyason
sonrasında kemik iliği rekonstrüksiyonu için kullanılmaktadırlar. Kemik
iliğinde iki ayrı kök hücre populasyonu vardır: hematopoetik kök hücreler,
kan hücrelerinin gelişimi ile ilgiliyken mezenşimal kök hücreler (MKH) çeşitli
bağ doku elemanlarını kemik, kartilaj, adipo ve kas dokularına in vivo ve
in vitro dönüşebilmektedir.
EKH’lere benzer olarak MKH’ler kültür şartlarını ve biyokimyasal çevreyi
değiştirerek farklı hücrelere dönüşebilirler. Ne var ki klinikte pratik
uygulamalarda bazı engeller söz konusudur. Örneğin alınması sırasında ağrı,
morbidite, az sayıda hücre elde edilmesi sayılabilir. Kemik iliğinin yanı
sıra erişkin kök hücreleri için ek kaynaklar için progenitor hücre populasyonu
da dokunun devamlılığının korunması ve onarımı için kullanılabilir.
Ohgushi ve Caplan (3) mezenşimal progenitor hücrelerin kemik iliğinden veya
periosttan implante edilen materyallere göç edebildiklerini ve osteojenik
farklılaşmaya uğradıklarını göstermiştir. Ringe ve ark , (4) 2002 yılında
yayınladıkları bir çalışmalarında MKH’nin yenidoğanda 100000 kemik iliği
hücresinde 1 iken 50 yaşındaki bireyde 0,25’e, 80 yaşında ise 0,05’e düştüğünü
gösterdiler. Bu bulgular nedeniyle araştırmacılar kemik iliğinden izole
edilen progenitör hücreleri kültür ortamında çoğaltıp defektli organa yerleştirmeyi
denemektedirler. Javiswal (5), MKH kullanarak askorbik asit, deksametazon,
beta-gliserofosfat ile zenginleştirilmiş kültür ortamın in vitro osteojenik
farklılaşmayı gerçekleştirdi. Bunun yanı sıra diğer bir çalışmasında bu
multipotent hücrelerin adiposit klona veya osteojenik klona farklılaşmalarının
mitojen ile aktive olan bir proteinkinaz’a bağlı olduğunu gösterdi. Yoshikawa
(6) osteojenik olarak zenginleştirilmiş kültür ortamında rat MKH’ni por
içeren hidroksiapatit içine yerleştirmiş ve bunu subkutan olarak implante
etmiştir. İmplantasyondan 1 hafta sonra kemik oluşumu ve maturasyonu gözlendi.
Ohgushi, rat uzun kemiğinde 8 mm lik bir defektin kalsiyum bazlı seramik
üzerine yerleştirilen MKH ile onarıldığını gösterdi
Kıkırdak dokusu için yapılan araştırmalarda total kalça protezi uygulanan
hastaların femur başından izole edilen yüksek yoğunlukta (1,5x10*6) insan
MKH’ni içeren hücre pellt’lerini basınç altında polilaktik asit polimerleri
üzerine yerleştirmişler ve proteoglikandan zengin ekstrasellüler matriste
kondrosit benzeri hücrelere farklılaştığı. ortaya konmuştur. Bunun yanı
sıra Sekiya ve ark. (7) insan erişkin kemik iliği stromal hücrelerinden
in vitro kıkırdak gelişimini göstermişlerdir. Wakitani, (8) 2002 yılında
yaptıkları bir çalışmada kemik iliği kökenli kök hücrelerini önce kültürde
çoğaltmış ve kollagen gel iskelete yerleştirmiş, daha sonra hastalarındaki
kıkırdak defektlerine aktarmıştır, sonuçta MKH’nin aktarımı ile daha iyi
iyileşme sağlanmıştır; ancak klinik fayda açısından ele alındığında belirgin
düzelme saptamadıklarını belirtmektedirler.
Tendon onarımları için 1998’de Young ve ark . nın yaptıkları bir çalışmada
tavşan kemik iliği kökenli MKH ni tip 1 kollagen içeren jel içine implante
etmiş ve bunun tendon onarımına olan etkisini incelemişlerdir. Sonuçta biyomekanik,
yapı ve fonksiyon açısından iyileştirici etkinin bulunduğunu göstermişlerdir.
Awad ve ark . da benzer deneysel çalışmayı yapmış; ancak biyomekanik özelliklerde
iyileşme saptarken yaranın mikroyapısında belirgin değişiklik olmadığı sonucuna
varmışlardır.
Kemik iliği kökenli MKH’lerin iskelet kası, düz kas ve kalp kasına farklılaşabileceği
bilinmektedir. Bu, travma, vasküler yetmezlik, tümör rezeksiyonu sonrasındaki
kas kayıplarında ve dejeneratif kas hastalıklarında kasların rejenerasyonu
için üzerinde yoğun olarak çalışılan konulardandır. Esas ilgi kalp kası
rejenerasyonu üzerinde odaklanmıştır, akut MI ve ekstremite iskemisi sonrasında
kök hücre kullanımı ile ilgili Faz 1 çalışmalar yapılmaktadır.
İskelet Olarak Kullanılan Doğal Materyaller
a) Kollagen
İlk olarak örgülü Dacron ile desteklenmiş Tip1 kollagen üzerine
kültüre edilmiş sığır endoteli, düz kas ve fibroblastlar yerleştirilmiş
ve tekrar oluşum için kültüre edilmişlerdir. Sonuçta üzerindeki endotel
hücrelerinin yaşadıkları da Von Villebrant faktör ve prostasiklin salgılamaları
ile doğrulanmıştır. Yine de bu modelin dayanıklılığı doğal damar greftlerine
göre daha zayıftır. (Max. Burst strength 325 mm Hg olarak ölçülürken Bu
değer, doğal koroner arterde 5000 mmHg dır.) Diğer çalışmalarda domuz dokusundan
elde edilen desellülarize kollajen iskeleler de denemiştir. Domuz ince bağırsak
mukozası izole edilerek hücreden uzaklaştırılır ve esas olarak kollgenden
oluşan matriks haline getirilir. Bu yapının daha dayanıklı olduğu, daha
iyi kompliyansa sahip olduğu gösterilmiştir. Bu materyallerde esas problem,
bunların da bir miktar trombojenik özelliklerinin olması ve xenogenik materyale
olan immun yanıttır.
b) Desellülarize arteriyel matris:
Xenogenik arteriyel matris konduitler de geliştirilmektedir. Bu
yaklaşımda damarlar, tripsin ve etilendiamintetraasetik asit ile muamele
edilip hücrelerinden uzaklaştırılmaktadır. Bunun için domuz karotis arteri
kullanılır ve desellülerize edildikten sonra safen venden izole edilen insan
endotel hücreleri ve kasları bunun üzerine ekilir. Fizyolojik koşullarda
pulsatil akıma maruz bırakılınca başarıyla tek katlı endotel tabakası oluşturmuştur.
Bu xenogreftlerin de benzer şekilde immun yanıt oluşturma riski ve hastalık
taşıma potansiyelleri de önümüzdeki engellerdendir.
c) Hücre “tabakası” (cell sheets)
L’Heureux ve ark nın yaptığı bir çalışmada (8) İnsan umbilikal
veninden elde edilen düz kaslar ve insan deri fibroblastları süper akışkan
nitelikte ve hücre tarafında sentezlenen ekstrasellüler matriks içeren tabakalar
oluşturacak şekilde 5 hafta süreyle inkübe edilmiştir ve Bu, tabakalar yuvarlanarak
düz kas tabakası ve dışta adventisya tabakası oluşturulmaya bırakılmıştır.
8 hafta süreyle bu iskele, kültüre edilmiş ve lümene endotel hücreleri ekilmiştir
ve doğal bir arterin her üç tabası da elde edilmiştir. İn vivo ortamda hastaya
aktarıldıklarında, implantasyonun 1. haftası sonunda %50 patens oranı saptanmıştır.
Bu yapı tamamen insan hücreleri ve insan ekstrasellüler matriks proteinleri
içermektedir. Bu örnekte de trombüs oluşumu gözlenmiştir, ve bu yapının
gücü adventisya tabakasındadır oysa normal dokuda media tabakası esas olarak
bu yükü taşımaktadır. Bunun yanı sıra 12 haftalık bekleme süresi de bir
dezavantajdır.
Sentetik polimer İskeletler
Doğal materyallerin mekanik özelliklerinin zayıf olması nedeniyle
sentetik materyallerin geliştirilmesi yönünde çalışmalar artmıştır. Biyolojik
olarak emilebilen sentetik polimerler, gelişen üç boyutlu doku için geçici
bir çevre oluşturacak şekilde tasarlanabilir. Bu amaçla poliglikolik asit
, polietilen glikol gibi maddelerden iskele oluşturulup mekanik ve biyo
uyumları incelenmektedir. Bu materyallerin en önemli özellikleri emilebilir
yapıda olmaları ve mekanik kuvvetlerinin doğal materyallere göre daha iyi
olmalarıdır.
Vasküler doku mühendisliğindeki potansiyel problemler
Greft patensinin önündeki en büyük sorun “tromboz” dur. Bu nedenle
son dönemde yapılan çalışmalar daha çok trombozun önlenmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Örneğin genetik mühendisliği ile antitrombotik faktörler salgılayabilen
düz kas hücrelerinin endotel hücreleri ile ekimi gerçekleştirilerek greft
patens oranlarını artırmaya yönelik çalışmalar vardır. Bir başka çalışmada
güçlü bir trombosit agregasyon inhibitörü olan nitrik oksit kullanılmıştır.
Nitrik oksit sentetaz 3 taşıyan virusle tranfekte edilen sığır düz kas hücreleri
ile başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Alternatif gen terpisi olarak Vasküler
Endoteliyal Büyüme Faktörü (VEBF) ile transfekte edilmiş vasküler hücrelerin
kullanımı gündeme gelmiştir. Bu büyüme faktörü, endotel hücreleri için mitojen
niteliktedir ve in vivo olarak anjiogenezi uyarmaktadır. VEBF ile transfekte
edilmiş düz kas hücreleri, endotel hücre proliferasyon ve migrasyonunu in
vitro olarak arttırdığı gösterilmiştir.
Özet olarak Küçük çaplı vasküler greftllerin doku mühendisliği önünde maliyet
, süre, dayanıklılık, immunite gibi birçok problem dursa da sağlayacağı
faydalar nedeniyle üzerinde yoğun olarak çalışılan konulardandır. Yakın
gelecekte non trombotik özellikte ve yeterli mekanik güce sahip vasküler
yapılar klinik çalışmalarda yerine alacaktır.
DERİ VE DOKU MÜHENDİSLİĞİ
Deri mühendisliğinin amacı, doğal derinin normal anatomi ve fizyolojisinin
rejenerasyonudur. Otolog keratinosit kültürleri 20 yıldan uzun süreden beri
klinik kullanımdadır. Günümüze kadar geçen zamanda kültüre suni deriler
sadece kısmi olarak anatomik veya fonksiyonel yapıyı restore etmekte kullanılmıştır.
Oysa, deri mühendisliğinin potansiyeli ve sınırları bunun çok ötesindedir.
Kültür Edilmiş Epidermal Otogreftler
İlk kez 1975’de ağır yanıklı hastada Rheinwald ve Green , insan
keratinosit kültürü tekniklerini kullanmıştır. Bu otörlerin adıyla anılan
keratinosit kültür metodu ile 1-5 cm2lik biopsinin 3 hafta sonunda %70 yanık
alanı olan erişkinde ki deri defektini örtecek kadar otolog epitel sheet’i
elde etmek mümkündür.
20 yıldan uzun süreden beri yanık hastaları, çok tabakalı ince sheet’te
lokalize otolog keratinosit kültürleri ( Kültüre Epiteliyal Otogreftler
–KEO-) ile tedavi edilmektedir. Bu deri greftleri kalıcı yara örtüsü sağlamaktadır.
KEO kulanımındaki en büyük problem, yeterli kalitede greftleme için uygun
hale gelmesi için 3-4 hafta gibi uzun zaman gerektirmesidir. Cerrahi olarak
bu kırılgan KEO’nun manipulasyonu zordur, enfeksiyon riski vardır ve çok
pahalıdır. Erken dönemde bu yapıların vücutta tutması, literatürde %49-80
oranında değişmektedir. Bunun yanı sıra yeni epidermis çok kırılgandır ve
yıllar sonra bile üzerinde küçük travma sonrasında büller oluşabilmektedir.
Yaranın kendisinin uygun hale getirilmesi KEO’nun az olan iyileştirme potansiyelini
arttırabilir. Bu amaçla yaradaki tanjansiyel debridmanlar, nekrotik dokuların
uzaklaştırılması, ve defektin allojenik kadavra derisi gibi geçici dermal
maddelerle örtülmesi uygulanabilir.
Kültüre epiteliyal sheet’lerin bir çok olumsuz yönlerine rağmen yeterli
donör alanın olmadığı yaygın deri defektlerinde rutin olarak kullanılmaktadır.
Alternatif Keratinosit Uygulamaları
KEO yerine kültüre edilmiş yarı akışkan hücrelerin kullanımı son
dönemde daha ilgi çekmektedir. Bu kavram, kontakt inhibisyonu olmayan hücrelerin
daha fazla büyüme potansiyelleri ve yara iyileşme potansiyelleri olması
temelinden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Bu hipotez, yarı akışkan kültürlerde
yüksek proliferasyon potansiyeli ve diferansiyasyon marker’larının az oranda
ekspresyonunun görülmesi ile desteklenmektedir. KEO’lardan enzimatik yolla
geçici süre için alfa6 beta4 integrinlerden uzaklaştırılmaları (Hücre adhezyonundan
sorumlu moleküllerdir) mümkün olabilmektedir. Kültür sürecinde enzimatik
basamağa müdahale için bazı doğal ya da sentetik materyaller kullanılarak
keratinositler yarıakışkan olarak kültüre edilebilir, böylece enzimatik
işlemlerden kaçınılarak istenen sonuca ulaşılabilir. Bu biyomateryaller
içinde poliüretan membranlar, silikon kollagen membranlar, hyaluronik asitli
membranlar, kollagen süngerle ve fibrin glue sayılabilir. Keratinosit migrasyonu,
iyileşme sırasında reepitelizasyon işlemi için büyük önem taşımaktadır.
Diğer bir uygulama metodu da taşıyıcı araç olarak kültür vasatı veya fibrinin
kullanıldığı tripsin ile ayrıştırılmış yarı akışkan hücrelerin kullanılmasıdır.
Fibrin, yara iyileşmesi sürecinde doğal matriks elemanıdır ve hücrelerin
yeniden düzenlenişinde çok iyi bir rehber olarak davranır.
Keratinosit hücre greftlemesi ile hücrelerin manipulasyonu daha kolaylaşmıştır.
Allojenik kadavra derisi ile kombine edilince stabil yapıda neoepitel elde
edilebilir. Allojenik epitel hücreleri atılırken dermal kısmı kısmi olarak
integre olur ve dermal rekonstrüksiyon için taşıyısı iskelet gibi davranır,
Kadavra deri kullanımındaki bir engel de hastalık taşıma olasılığıdır. Bu
da klinik kullanımı sınırlandırmaktadır.
Deri replasmanına diğer bir yaklaşım da hem epiteliyel hem de dermal komponent
içeren kompozit greft kullanımıdır. Bunlarla yapılan çalışmalarda bazal
membran rejenerasyonunun dermis ve epidermisin interaktif süreç olduğunu
göstermektedir. Keratinosit veya fibroblast ekilmiş farklı biyomateryaller,
deneysel olarak dermis ve bazal membran komplekslerinin rejenerasyonuna
yol açan olumlu özellikleri olduğu saptanmıştır. Tüm bu bulgular ışığında
kültüre keratinositler, ekstrasellüler matriks ve kültüre fibroblastları
içeren kombine suni deri geliştirilmiştir.
Dermal Taşıyıcılarla Kombinasyon: Tam Kat Deri Mühendisliği
KEO uygulamaların sonuçları incelendiğinde araştırmacılar epitel greftlerinin
kalitesini arttırmak için dermal komponent eklenmesi üzerinde yoğunlaşmıştır.
Fonksiyonel bir deri replasmanı, pür epidermal replasmandan daha faydalıdır.
Çalışmalar, derimsi materyaller (skin substitudes) ile kültüre keratinositlerin
greftleme öncesinde in vitro kombine edilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Dermal taşıyıcı iskelet olarak birçok materyal kullanılmıştır. Örnek olarak
dermisten veya, kollajenden derive dilen kafesler verilebilir.
İn vitro çalışmalarda intakt bazal membranın , dermal yapının, ve canlı
keratinositlerin önemi görülmüştür. Bunlara ek olarak kollajen ve glikozaminoglikanlardan
oluşan dermal kafes geliştirilmesi ile her üç koşulun da sağlanması mümkün
olmuştur. Matrikse fibroblast inokulasyonu ile keratinositler için daha
uygun ortam oluşturulmuş ve deneyimli merkezlerde başarılı klinik sonuçlar
alınmıştır. Bu tür kompozit greftler üzerinde yapılan çalışmalar ümit vericidir;
ancak, bu yapıların difüzyon ile beslenmeleri için gerekli koşulların henüz
çok iyi olmaması ve maliyet gibi aşılması gereken sorunlar vardır.
Yaranın onarımı yerine “rejenrasyonu” başlatmak için kültüre keratinositlerin
dermal matriks ile doğrudan yara üzerinde kombine edilerek kullanımı üzerinde
çalışmalar mevcuttur. AlloDerm’in dermal matrix olarak kullanıldığı deneysel
çalışmalarda bu asllüler dermal greft, epidermisten ve dermis hücrelerinden
yoksun bırakılmış dermal matrikse karşılık gelmektedir , bazal membran olarak
kullanılmıştır ve hem domuz modelinde, hem yanık hastalarında bu yapı üzerine
konulan kısmi kalınlıkta deri grefti başarıyla tutmuştur.
Gelecekte , mühendislik ile elde edilen derimsi materyallerin (skin substitudes)
anatomi ve fizyolojisi daha iyi anlaşılacak ve bunlar otolog deri greftlerinin
yerini alacaktır. Bunun yanı sıra derimsi materyallere eklenecek melanosit
gibi diğer dermal hücreler ile daha iyi sonuçlar alınacaktır. En önemli
hedef ise onarım yerine rejenerasyonu uyaracak derimsi materyallerin geliştirilmesidir.
KIKIRDAK VE DOKU MÜHENDİSLİĞİ
Kıkırdak, göreceli olarak basit kabul edilebilecek; ancak esas
olarak proteoglikan , kollagen ve sudan oluşan ekstrasellüler matriks içinde
yer alan kondrositlerce oluşmuş oldukça özel bir bağ dokusudur. Rejenerasyon
potansiyeli yüksek olan kemik dokunun aksine kartilaj, onarım ve rejenerasyondan
yoksundur. Beslenmesi, vasküler ağlar yerine difüzyon yoluyla gerçekleşmektedir.
Buna rağmen kıkırdak, onarılacak alana kolaylıkla nakledilebilir ve bir
çok rekonstrüksiyonda başarıyla kullanılabilir.
Kıkırdak, hücre nakli ve doku mühendisliği için çok uygun olan birkaç özelliğe
sahiptir. Tek tip hücre yani kondrosit içermektedir. Kondrositler, içinde
bulundukları ekstrasellüler matris de kollagen ve sülfatlı glikozaminoglikan
gibi birçok makromolekülü sentezler. Kıkırdak bifazik bir materyaldir; yoğun
kollagen ağdan oluşan solid matriks fazı proteoglikan jel içinde bulunmaktadır.
İnterstisyel sıvı fazı, eklem kıkırdağına , proteoglikan matriks içinde
su ve elektrolitlerin serbest akımı- nın sağladığı eşsiz viskoelastik yapıyı
verir.
Kıkırdağın biyokimyasal içeriği özel kıkırdak yapılarının karşılaştığı mekanik
faktörlerle yakından ilişkilidir. Eklem kıkırdağının basıncı emip eski haline
gelecek şekilde düzenlenişi varken
kulak yapısındaki elastik
kıkırdak, şekil ve destek verecek şekilde sabittir. Defekte uygun yeni kıkırdak
dokusunun mühendislikle elde edilmesi sırasında dokunun özellikleri ve mekanik
gereksinimleri göz önünde tutulması ayrı bir önem taşımaktadır. Kıkırdak
mühendisliğinde hedefler arasında, nonimmunojenik, istenen şeklin verilebileceği,
resorbe olmayan otolog kondrositlerin oluşturduğu defekte uygun kıkırdak
dokusu oluşturmak sayılabilir.
Geçen yüzyıldan günümüze kıkırdak defektlerinin onarıma ait en yaygın işlem
vücudun diğer bölümlerinden alınan kıkırdak greftlerinin şekillendirilerek
kullanımı olmuştur. Ne var ki tüm kıkırdak greftleri, alındıkları bölgenin
özelliklerine bağlı olarak zaman içinde bir miktar resorbe olmakta ve istenen
şekli yitirebilmektedirler. Bunun yanı sıra donör alan morbiditesi ve oluşacak
skarlar da hastalar için ek problem getirmektedir. Bu olumsuz özellikleri
nedeniyle araştırmacılar alloplastik materyallere yönelmiş ancak bu materyallerin
kullanımı ile elde edilen doğal olmayan sonuçlar ve ortaya çıkan komplikasyonlar
nedeniyle kıkırdak mühendisliği ilgili çalışmalar yoğunlaşmıştır.
Hücre Kaynakları
Kıkırdak mühendisliği için esas engel, hücrelerin sağlanmasıdır. Başarılı
bir mühendislik için kondrogenezisi sağlayacak yoğunlukta hücrenin polimer
yapıda taşıyıcı üzerine ekilebilmesi kıkırdak mühendisliği için çok önemlidir
ve başarılı sonuç alınabilmesi için hücre tipi, hücre sayısı ve ortam kritik
faktörlerdir.
Birçok canlı türünde yapılan deneysel çalışmalarda ekstrasellüler matrislerinden
ayrılan kondrositlerin fenotipik olarak stabilitelerinin yitirdikleri gözlenmiştir.Tek
tabaka halinde inkübe edildiklerinde plak üzerinde düzleşip, yayılıp fibroblast
haline geldikleri bilinmektedir. Benya ve ark nın da yapıtıkları çalışmada
(10) kulak kartilajından elde edilen kondrositlerin tek tabaka halinde inkübe
edildiklerinde Tip 1 kollagen sentezinin giderek azaldığını ve Tip 1 kollagen
sentezinin arttığını (fibroblastlarda ve bazı andiferansiye mezenşimal hücrelerdeki
gibi) gözlemişlerdir.
Kondrositleri, doğal ortamlarındaki gibi üç boyutlu yapıda tutmak, hücrelerin
doğal özelliklerini korumalarına ve kendi uygun ekstrasellüler matris içeriklerini
sentezlemelerini sağlayabilir. Bonaventure ve ark. (11) Tek tabakalı kültürde
“dediferansiye” olmuş insan kıkırdak hücrelerinin, tekrar kondrosit fenotipine
dönüp tip 2 kollagen ve geniş agregasyonlu proteoglikan sentezleyebildiğini
gösterdi. Tek tabakalı kültürde birkaç hücre bölünmesinden sonra bile kondrositlerin,
in vivo ortamda tekrar eski fenotiplerine dönebileceği bilinmektedir. Fonksiyonlarının
geri dönüşümü yanı sıra biyolojik olarak yıkılabilen hidrojen polimerleri
içinde sferik şekillerini geri kazanabilirler karakteristik matriks moleküllerini
üretebilirler.
Kondrojenik potansiyeli olan hücreler de doğru polimer ve uygun koşullar
içinde kıkırdak gelişimini sağlayabilir. Örneğin, Mizuno ve ark.(12) demineralize
kemik matriksi içeren tip 1 kollagen süngerler üzerine insan dermal fibroblastlarını
ekmişler ve tip 2 kollagen içeren kartilaj benzeri doku elde etmişlerdir.
İnsan, tavuk, tavşan ve köpek mezenşimal kök hücrelerinde (MKH) yapılan
birçok çalışmada kontrol altındaki in vitro koşullarda kemik, yağ tendon,
kas ve kıkırdak benzeri dokulara farklılaştıkları gözlenmiştir. MKH’ni ,
transforming Growth Factor Beta (TGF beta), deksametazon, insulin like growth
factor (IGF), basic fibroblast growth factor (bFGF) gibi kondrojenik bir
ortamda kültüre ederek kondrogenezis gerçekleştirilmiştir. Kondrogenezisin
delili de ortamda kıkırdak ekstrasellüler matriks elemanlarının ve kondrositlere
özel gen ekspresyonlarının saptanmasıdır. Tüm bu bulgular, faklı kaynaklardan
gelen hücrelerin kıkırdak mühendisliği için kullanılabileceği fikrinin doğmasına
yol açmış ve birçok denysel çalışmaya yön vermiştir.
Allojenik veya xenojenik kaynaklı kondrositler de kıkırdak mühendisliği
için kullanılabilir. Allojenik veya xenojenik kıkırdakların bütün olarak
kullanımı klinik olarak başarılı olmasa da bu kaynaklardan izole edilen
kondrositlerden doku mühendisliğinde faydalanılabilir. Ancak bu hücrelerin
ekstrasellüler matriksi uzaklaştırıldığında major histokompatibilite antijenlerinin
ekspoze olması ve bunların oluşturacağı immun yanıt araştırıcıların karşısındaki
problemlerden biridir. Bunun için taşıyıcı iskeletin; hem kondrositlerin
kendi estrasellüler matrikslerini oluşturmasını sağlayan hem de immun yanıttan
koruyan yapıda olması beklenir.
Taşıyıcı İskeletler
Erozyon ya da rezorpsiyonu kontrol edilebilen doğal veya sentetik
polimerler in vivo ve in vitro kıkırdak mühendisliği için kullanılabilir.
Örneğin intersellüler alanda biriken ekstrasellüler matriks proteinlerinin
miktarı ile orantılı olarak yok edilen polimerler kıkırdak oluşturmak için
kullanılabilir.
a)Sentetik Polimerler
Polyesterin poli alfa hidro esterleri kıkırdak mühendisliğinde yaygın olarak
kullanılmaktadır. Bunlara örnek olarak poli L laktik asit (PLLA), poliglikolik
asit (PGA) ko-polimer poli L laktik ko-glikolik asit verilebilir. Bu polimerler
kafes şeklinde yüksek geçirgenliğe sahip olarak oluşturulabilir ve böylece
besleyici maddelerin ve hücresel atıkların rahatça değişimine izin verir.
PLLA ve PGA toksik olmayan metabolitlerine hidroliz yoluyla parçalanırken
yıkım hızları da ayarlanabilir. PLLA daha hidrofobiktir, daha yavaş parçalanır.
Özellikle PGA polimerleri ile in vitro çok sayıda çalışma mevcuttur. Örneğin
tavşan diz eklemi defektlerinde artiküler kondrositlerin PGA üzerine ekimleri
sonrasında yeni matriks oluşumu gözlenmiştir ve in vivo olarak biyouyumlu
polimerler üzerinde yeni kartilaj oluşturulabileceğini de göstermektedir.
Bu sentetik fibröz polimerlerin birkaç dezavantajı arasında istenen şeklin
verilmesindeki güçlük, ve hücre adhezyonunu güçleştiren hidrofobik yapıda
olmaları sayılabilir. Hücreleri yapışmasında güçlük demek daha fazla sayıda
hücreye ihtiyaç duymak demektir. Bu, klinik olarak büyük güçlük getirmektedir,
çünkü otolog hücre temini için küçük miktarda kıkırdak biyopsisi alınabilmektedir
ve az miktarda hücre, kültürde çoğaltılmak zorundadır. Bunun yanı sıra,
bu tip polimerler, immun kompetan hayvanlarda subkutan lokalizasyon gibi
vasküler kompartmanlara implante edildiklerinde güçlü bir yabancı cisim
reaksiyonu oluşturmaktadırlar. Bu immun yanıtın histolojik incelemesinde
gözlenenler tıpkı polyester sütür materyaline olan reaksiyon gibidir.
b)Geçirgen Biyolojik İskeletler
Kıkırdak için biyolojik iskelet olarak ekstrasellüler matrikste
de yoğun olarak bulunan kollajen kullanılmaktadır. Kollajen süngerler geçirgen,
biyouyumlu ve biyoyıkılabilir özelliği nedeniyle yaygın olarak kullanılmaktadır.
Kollajen ve kollagen glikozaminoglikan iskeletlerin hazırlanışı hakkında
çok sayıda bilgi literatürde mevcuttur. Genelde hayvan dokularından elde
edilmektedir. En sık sığır tendonundan elde edilen tip 1 kollajen kullanılmaktadır.
Sentetik kafes iskeletler ile kıyaslandıklarında kollagen iskeletin kollajen
üretimini, sentetik PGA’in de proteoglikan sentezini uyardığı gözlenmiştir.
Buna ek olarak süngerin delikli yapısı ve yüzey özelikleri de hücre gelişimin
ve kıkırdak oluşumunun önemli birer uyaranıdır. Kondrosit gelişimi ve ekstrasellüler
matriks oluşumunun uyarılması için kollajen süngerler üzerine büyüme faktörlerinin
örneğin basic FGFnin eklendiği çalışmalarda kondrosit dışı hücrelerin kondrositlere
farklılaşmasını uyardığı saptanmıştır.
Hyaluronan, gelişen embriyonun andiferansiye mezenşiminde ve kıkırdak ekstrasellüler
matriksinde geniş yer tutan bir maddedir ve en önemli özelliği, gelişmekte
olan mezenşimal hücrelerin kondrositlere farklılaşmasını uyarmasıdır. Bunun
yanı sıra kondrosit fonksiyonlarını etkileyen fiziksel mikro çevrede önemli
rolü olduğu düşünülmektedir. Solchoga’nın yaptığı bir çalışmada (13) tavşan
kondilinde osteokondran bir defektin onarımı için hyaluronan fragmanları
kullanılmış ve polimer süngerlerin kullanıldığı kontrol grubuna göre daha
yüksek çoğalma hızı kaydetmiştir.
c)Hidrojel iskeletler
Hidrojeller, üç boyutlu yapılarını uygun koşullarda koruya jelatinöz
kolloidler olup çözünebilen bir polimerin su ile karıştırılması ve ortama
çapraz bağlara sahip ajanın eklenmesi ile elde edilirler. Polimer jeller
gibi şekillendirilebilirler, daha büyük avantajları ise enjekte edilebilmeleridir.
Hidrojellerin hücrelerin immobilizasyonu için uygun üç boyutlu destek matriks
sağlayabildikleri kanıtlanmıştır. Hidrojellere örnek olarak iyonlarla çapraz
bağlı aljinatlar ve çitosan , pluronikler gibi hidrojen bağlı blok ko-polimerler,
(PEO –polietilen oksit- ve PPO’nun (polipilen oksit) ko-polimerleridir)
ve çok sık kullanılan fibrin glue sayılabilir.
Hidrojellerin kullanımını kısıtlayan sorunların başında özellikle enjekte
edilen formlar için mekanik ve şekil özelliklerini uzun süre koruyamamalarıdır.
Örneğin pluroniklerle oluşturulan jellerin yük altında bütünlüklerini kaybedebildikleri
bilinmektedir.
Doku mühendisliği ile geliştirilen kıkırdak dokusunun biyolojik ve biyomekanik
özelliklerini daha uygun hale getirmek için 1- Ekstrasellüler kıkırdak matriksinin
biyolojik özelliklerinin iyileştirilmesi 2- Geliştirilen kıkırdağa iç destek
sağlamak 3- Pseudo perikondriyum gibi bir dış destek sağlamak gibi girişimler
denenmektedir. Bunların yanı sıra kondrosit gelişimini arttıracak, ekstrasellüler
matriks sentezini hızlandıracak büyüme faktörlerinin ortama eklenmesine
yönelik çok sayıda çalışma mevcuttur.