Plastik Cerrahi ye Giriş ve Flep Cerrahisi
Plastik Cerrahi, yanık, travma, kanserli dokunun çıkarılması gibi çeşitli
sebeplerle oluşan doku eksikliklerinin ya da kas-iskelet sistemini ilgilendirebilen
vücut şekil bozukluklarının bazen flep ya da greft yardımıyla düzeltilmesi
ile uğraşan özelleşmiş bir branştır. Plastik Cerrahi’nin kökeni çok eski
devirlere kadar uzanmaktadır. Çok eski devirlerde yüzde oluşan deformitelerin
düzeltilmesi özellikle burnu kesilen insanlarda yeniden burun yapılması
ile ilgili cerrahi girişimlere rastlanmaktadır. Ancak yüzyıllar sonra 19.
yüzyılda Plastik Cerrahi’nin temel prensipleri ve teknikleri yüz dışında
diğer bölgelerde de uygulanmaya başlanmıştır.
El
cerrahisi ise daha çok yirminci yüzyılda gelişmiştir. Oluşan doku defektinin
onarımında önceleri sadece şekil düzeltmek amaçlanırken daha sonra işlevin
de önemi kavranarak hem form hem de fonksiyonun düzeltilmesi temel prensip
haline gelmiştir.
Hindistan’da M.Ö. 5.-6. yüzyıllarda esirlerin veya mahkumlara yaygın olarak
uygulanan ceza, burunlarının ampute edilmesiydi. Bu yıllarda burun veya
kulağı kesilen insanlara uygulanan onarım yöntemleri
ilk defa Sushruta tarafından, “Sushruta samhita” adlı kitapta tarif etmiştir.
Daha sonra Celsus ise M.Ö. 25 ile M.S. 50 yılları arasında ilk defa yaklaştırma
fleplerini kullanmış,
Paulus Aeginata M.S. 625-690
yılları arasında Hindistan ve Arabistan ile batı arasında tıp eğitiminin
köprüsünü oluşturmuştur. Bu nedenle günümüz Plastik Cerrahisinin temel taşlarından
biri olarak anılmaktadır. Aeginata ilk defa burun ve çene kırıklarının tedavi
prensiplerini tarif etmiştir. Paulus Aeginata’nın ölümüyle tıbbi ve cerrahi
bilgilerin yükseliş devri sona ermiştir. M.S. 8. yüzyılda Sushruta’nın tecrübelerini
yazmış olduğu kitabı Latinceye tercüme edilmiş ve bilgilerin daha geniş
kitlelere yayılması sağlanmıştır.
Rönesans ve toplumsallaşmanın yeniden doğuşu 14. yüzyıla rastlar. Onbeşinci
yüzyıl ilk yarısında yine Branca ailesi Sicilya adasında Plastik Cerrahi’nin
merkezi haline geldi. Antonio Branca ilk defa hint metodları yerine farklı
bir uygulama olarak koldan hazırladığı flebi kesilen kulak ve dudakların
onarımında kullandı. 16. yüzyılda ise Bolonyalı Gaspare Tagliacozzi özellikle
burun rekonstrüksüyonu konusunda yoğunlaşan kitabını 1597’de yayınlamıştır.
Bu kitapta Tagliacozzi burun onarımı için koldan hazırlanan geciktirmeli
flebi tarif etmiştir. Tagliacozzi’nin ölümünden sonra
Plastik Cerrahi tekrar gerileme devrine
girmiştir.
Birinci Dünya savaşı günümüzdeki Plastik Cerrahi konseptinin gelişiminde
dönüm noktası rolünü oynamıştır. Özellikle maksillofasiyal yaralanma olan
askerlerin tedavisinin önemi anlaşılır. Amerika 1917’de savaşa girdiği sıralarda,
Cerrah General Gorgas, ilk defa Cerrahi bölümü altında “Ağız ve Plastik
Cerrahi” birimini kurdu. Birimin başına Vilray Blair getirildi. Blair 1912’de
“Ağız ve Çene Hastalıkları” adlı meşhur kitabı yazmıştı. 1920’li yıllarda
ise Plastik Cerrahi’ye ilgi azalmıştı. Bu defa doğumsal bazı defektlerin
giderek artması, otomobil ve endüstri kazalarının ve yanıkların görülmeye
başlaması, estetik veya kozmetik olarak adlandırılan yeni bir branşın doğmasına
sebep oldu. Berlin’de ortopedik cerrah olarak çalışan ve modern korrektif
rinoplastinin kurucusu olarak kabul edilen Joseph, Aufricht ve Safian il
birlikte
rinoplasti kursları vermeye başladı.
Bu sıralarda Fransa’da ise Passot ve Noel, yaşlı yüz ameliyatlarına başlamışlardı.
1921’de ise Amerika’da Ağız ve Plastik Cerrahi Derneği kuruldu. Derneğin
ismi, 1941’de “Amerikan Plastik Cerrahlar Birliği” şeklinde değiştirildi.
İkinci Dünya savaşı sırasında Plastik Cerrahi yine hızlı bir gelişim gösterdi.
İngiltere’de hem sivil hem de askerlere hizmet veren Plastik Cerrahi servisleri
kuruldu. Özellikle acil girişimler konusunda Sir Harold Gillies çok önemli
hizmetler yaptı. Benzer merkezler Amerika’da askeri hastanelerde kuruldu.
Bunun yanısıra kurulan el cerrahisi merkezleri plastik cerrahi birimleri
ile birlikte çalıştılar.
Ülkemizin tıp tarihine göz attığımızda, Plastik Cerrahi'ye ait ilk
uygulamaların Şerafettin Sabuncuoğlu ile başladığını söyleyebiliyoruz. İlk
modern tıp fakültesi ise 1827 yılında Sultan Mahmud tarafından askeri amaçlı
olarak İstanbul'da kurulmuş olup, Fransızca eğitim veren bu fakülte, ancak
1866-1867 yıllarında tamamen sivil olarak düzenlenmiştir. Plastik cerrahi
ile ilgili ilk modern literatür bu dönemden itibaren başlamıştır. Dr. CemalettinTopuzlu
1893-1897 tarihleri arasında 758 cerrahi olgusunu içeren serisinde 120 plastik
cerrahi girişimi takdim etmiş olup, Achilles tendonu kontraktürlerinin düzeltilmesi
amacıyla "Z-plasti" yi öneren ilk kişidir. Ülkemizde internasyonal anlamda,
tıp alanındaki olanak ve çalışmaların geliştiği ve ileriye yönelik ilk atılımların
arttığı yıllar 1940-1950 yılları olmuştur. Bu tarihlerde, Avrupa ve Amerika'da
yapılanların Türkiye'de de uygulanması için kişisel ve bölgesel çalışmalar
bugün "Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi" branşının içerisindeki konularda
da kendini göstermeye başlamıştır.
FLEP CERRAHİSİ
Form ve fonksiyon oluşturmak amacıyla, kanlanması orijinal yerinden ayrılmadan
ya da aktarıldığı yerde devam edecek şekilde başka bir vücüt bölgesine aktarılan
doku parçalarına, flep adı verilir. Bu tanıma uyan tüm dokulardan örneğin
deri, kas, kıkırdak, kemik, tendon, sinir yapılarından flep hazırlanabilir.
Aktarılan doku parçasının kanlanması devam etmeyecek şekilde aktarılırsa,
bu defa greft adını alır. Hazırlanan flep birden fazla doku içeriyorsa,
adına “kompozit” terimi eklenir. Örneğin bir santimetre çapında bir burun
kanadı defektinin onarımında seçeneklerden biri, kulak sayvanından alınan
deri ve kıkırdak içeren kompozit grefttir.
Geçmişi neredeyse ikibinbeşyüz yılı aşan flep kullanımı, çeşitli sebeplerle
oluşan yaraların kapatılmasında çok üstün sonuçlar sağlamıştır. Neredeyse
otuz yıldır da, günlük uygulamalar arasına girmiştir. Mikrocerrahi olanakların
artmasıyla seçenekler de çoğalmış, yerel fleplerin uygun olmadığı durumlarda,
uzak bölgelerden serbest doku aktarımı uygulanır hale gelmiştir. İnsan vücüdu
damarsal yapıları, bazı bölgelerde deri kas ve kemik dokuların blok olarak
kanlanmasını sağlayacak yapıdadır. Bu blok dokuya kan getiren ana damarla
birlikte beslediği yapılar, vücüdun başka bir bölgesine taşınmaktadır. Bu
damarsal yapılar şekillerine, sayılarına göre aksial, random, muskülokütane,
fasyokütan, septokütan gibi isimler almışlar ve değişik özelliklere göre
farklı flep sınıflamaları yapılmıştır. Örneğin Nakajima ve arkadaşları,
on farklı flep tipi tarif etmiştir. Nahai ise fleplerin kanlanmasında deri
altında bulunan fasya tabakasının birlikte alınmasının önemini vurgulamıştır.
İnsan vücut derisi iki ana şekilde kanlanmaktadır:
1. Muskülokütan arteriyel sistem,
2. Septokütan arteriyel sistem.
a. direkt kütanöz arteriyel sistem,
b. fasyokütanöz arteriyel sistem.

Muskülokütan
arteriyel sistem, vücutta daha yaygın ve hakim olan sistemdir. Bu sistemde
aortadan ayrılan ana dal (segmental arter), belli bir anatomik bölgede,
bir kasın içine girer. Bu arter bir taraftan kasın kanlanmasını sağlarken,
belli aralıklarla kasa genellikle dik açıyla seyreden muskülokütan perforatör
dalları verir. Bu dallar, o kasın üzerindeki derialtı yağ dokusu içinde
bulunan dermal-subdermal pleksusa açılırlar. Başka bir deyişle, insan derisinin
büyük kısmı, altındaki kastan gelen arter dalları ile kanlanır.

İnsan
vücüt derisinin bazı bölgelerinde ise farklı bir dolaşım mevcuttur. Aortadan
ayrılan segmental arter bu defa kasa hiç uğramadan belli bir anatomik bölgede
doğrudan derialtı yağ dokusu içine girerek daha kısa dallarla dermal-subdermal
pleksusa açılır. Bu sisteme direkt kütan arteriyel sistem denir. Yine bu
segmental arter bazı bölgelerde kasların üzerini saran fasya tabakalarına
dal verir. Bu fasya yapılarında oluşan arter ağından ayrılan dallar, üzerindeki
dermal-subdermal pleksusa açılır. Bu sistem ise fasyokütan arteriyel sistem
denir.
Bu kanlanma sistemlerinden yola çıkarak Plastik Cerrahi gelişim süreci içinde
birçok farklı flep kullanıma girmiştir.
Kanlanmasına göre Flep çeşitleri:
1. Random flep
2. Aksiyel paternli flepler
3. Aksiyel paternli ada flepleri
4. Kas-deri flepleri
5. Fasyokütan flepler
6. Serbest flepler
Random
Flep:
Random, rastgele anlamına gelmektedir. Vücudun herhangi bir yerinden, yerleşim
kısıtlaması olmadan hazırlanabilir. Tek kısıtlama, boyutları ile ilgilidir.
Boyu eninin iki katından fazla olamaz. Belli bir kanlanma sistemi yoktur.
Dikdörtgen ya da dil şeklinde hazırlanan flep üç kenarının kesilmesi ile
oluşturulur. Bağlı kalan ve kanlanmasını sağlayan sap kısmına “pedikül”
adı verilir.
Aksiyel
Paternli Flepler:
Bu flepler, direkt kütan arteriyel sistemle kanlanırlar. Belli
bir arterleri vardır. Flep arteri ortalayacak şekilde hazırlanır. Bu flebin
olumlu özelliği, boyunun enine göre 5-6 kat fazla olabilmesidir. Bu sayede
flep daha uzak bölgelere taşınabilmektedir. Temporal süperfisyel arterle
kanlanan alın flebi (frontal flep) ve ilyak sirkümfleks eksterna ile kanlanan
kasık flebi (inguinal flep) örnek verilebilir.
Aksiyel
Paternli Ada Flebi:
Bu flep aksiyel patern gibi hazırlanıp, sapı oluşturan deri bağlantısının
da kesilmesi ile hazırlanır. Sadece flebi besleyen damarlar ve varsa sinir
korunur. Örnek olarak kaş rekonstrüksüyonu amacıyla saçlı deriden hazırlanan
temporal süperfisyel arter pediküllü ada flebi verilebilir.
Kas-deri
Flebi:
Bu uygulamada, aktarılacak olan deri adası, altındaki kastan beslenir. Başka
bir deyişle kas ve deri birlikte aktarılır. Bu flep muskülokütan arteriyel
sistemden yararlanılarak hazırlanır. Kas deri fleplerinin diğerlerine göre
birtakım avantajları vardır. Özellikle hacimsel doku defektlerinin onarılmasında
kolaylık sağlarlar. Berberlerinde damar yapılarının da taşınması nedeniyle
özellikle damardan fakir hale gelmiş bölgelerdeki doku defektlerinde veya
atonik yaraların kapatılmasında tercih edilirler. Yine derin defektlere
neden olan bası ülserlerinin tedavisinde hem hacimsel nedenle, hem de kanlanmasının
diğer fleplere göre daha güvenilir olması nedeniyle tercih edilirler. Kas-deri
flepler kasa giren damarların sayısı ve özelliklerine TipI ‘den Tip V’e
kadar beş sınıfa ayrılmıştır. Örnek vermek gerekirse, trokanterik bası ülserlerinde
kullanılan tensor fasya lata, sakral bası ülserlerinde kullanılan gluteus
maksimus kas-deri flebi, perineal ve skrotal bölgede grasilis, tibia orta
1/3 defektlerinde gastroknemius sayılabilir.
Fasyokütan
flepler:
Fasyokütan arteriyel sistemden yararlanılarak hazırlanırlar. Deri
flebi kaldırılırken, altındaki fasya ile birlikte kaldırılırak kanlanmasının
artması sağlanır (Şekil 6). Bu fleplerin de boyları aksiyal flepler gibi
eninin 5–6 katı kadar olabilmektedir. Ancak vücut derisinin bazı bölgelerinden
fasyokütan flep hazırlama imkanı vardır. Bu flepler ilk defa 1980’de İsveç’li
Plastik Cerrah “Ponten” tarafından tarif edilmiştir. İlk tarif edilen flep,
baldır bölgesinde gastroknemius kası üzerinde yukardan aşağı doğru uzanan
üstten pediküllü bir flepti. Daha sonra tüm vücut fasya yapılarının anjiografilerle
haritaları çıkarılmış ve günümüzde fasyokütan flepler TipA, B, C, D olmak
üzere dört guruba ayrılmıştır.
Serbest
Flepler:
Serbest flepler (“free flap”) diğer
fleplere göre teknik olarak uygulaması daha zor ancak sonuçları daha yüz
güldürücüdür. Serbest flep, mikrocerrahi şartlarda, mikroskop altında ve
mikrocerrahi aletler kullanılarak vücudun bir donör alanından damarlarıyla
alınan bir doku parçasının defekt alanındaki damarlara anastomoze edilmesi
ile gerçekleştirilir. Serbest olarak aktarılan bu fleplerin pedikülü oluşturan
damarları ortalama 2-3 mm kalınlıktadır. Bu flebin uygulanması için
cerrahın mikrocerrahi tecrübesi olması gerekir. Anatomoz dikişlerinde olabilecek
en ufak hata, anastomoz hattında trombozlara, dolayısıyla gelişebilecek
nekroz sonucu tüm flebin kaybına neden olabilmektedir. Bu yöntemin diğerlerine
üstünlüğü, donör saha kısıtlaması olmamasıdır. Örneğin ayak sırtında kemik
ve tendonların üzerinin açık olduğu bir deri defektinin kapatılmasında en
uygun seçenek, koldan hazırlanan radyal arter pediküllü önkol serbest flebidir.
Eğer defekt alanında kemik defekti de varsa bu durumda fleple birlikte kemik
aktarılması da gerekebilir. Diğer örnekler arasında skapular bölgeden hazırlanan,
deri, kas hatta kemik dokusunun da aktarılabildiği skapular flep, transvers
rektus abdominus serbest flebi sayılabilir.
Hazırlanış Şekline Göre Flep Çeşitleri:
1. Rotasyon flebi
2. Transpozisyon flebi
3. İnterpolasyon flebi
4. V-Y plasti
5. Yaklaştırma flebi
6. Z-plasti
Rotasyon
flebi:
Defektin hemen kenarından yay şeklinde ya da dairenin bir parçası şeklinde
bir flep hazırlanır ve doku parçası döndürülerek defekt üzerine dikilir.
Flep alınan verici bölgede sekonder doku defekti oluşmaz.
Transpozisyon
flebi:
Defekt kenarında dil şeklinde bir flep hazırlanır ve genellikle
90 derece çevrilerek defekt üzerine dikilir. Bu uygulamada, flep verici
bölgesinde sekonder doku defekti oluşur. Bu defekt kenarlar yaklaştırılarak
primer kapatılmaya çalışılır. Kapanmayan kısım olursa burası deri grefti
ile örtülür.
İnterpolasyon
flebi:
Defekt bölgesinin hemen yanındaki dokular flep hazırlamaya uygun
değilse bu durumda flep arada normal doku bırakarak biraz daha uzaktan kaldırılır.
Normal doku üzerinden atlatılarak defekt üzerine dikilir. Bu uygulamada
flebin artan kısmının düzeltilmesi için ikinci bir ameliyat gerekir. Bu
ameliyat, üç hafta sonra yapılır. Üç hafta beklenmesinin nedeni, aktarılan
doku parçasının defekt yatağından yeterli oranda vaskülarize olmasını beklemektir.
İkinci ameliyatta flebin artan kısmı kesilerek donör sahaya geri dikilir
ya da rezeke edilir.
V-Y
plasti:
Flebin V şeklinde kesilip, Y şeklinde dikilmesidir. Kullanım alanlarından
biri, sakral dekübitüs ülserlerinin kapatılmasıdır. Yine giyotin kesisi
şeklinde oluşan parmak pulpa amputasyonlarının tedavisinde eğer ampute olan
parça dikilmeye uygun değilse, defektin onarımında V-Y plasti kullanılabilir.
Yaklaştırma
flebi:
Defekt alanının kenarından iki paralel kesi yapılarak defekte distal
pediküllü bir flep oluşturulur. Flep defektin karşı kenarına doğru yaklaştırılarak
dikilir.
Z-Plasti:
Aslında iki adet üçgen flebin hazırlanıp, çapraz olarak yerlerinin değiştirilip
dikilmesi işlemidir. Skar kontraktürlerinde özellikle büzülmeye neden olan
skarların uzatılmasında kullanılan bir yöntemdir. Şekilde z-plasti işleminde
hazırlanan “a” ve “b” flepleri çapraz olarak yer değiştirilerek dikilir.
Sonuçta, “x” ve “y” noktalarının arasındaki uzaklık artar. Bu sayede kontraktür
ya da büzülmeye neden olan doku gevşetilmiş olur. Ayrıca daha önce “x” ve
“y” noktalarını düz bir skar birleştirirken ameliyat sonunda bu skar hattı
uzatılmış ve kırılmış olur.
Flep Yaşam Testleri:
Flep hazırlandıktan sonra gerek ameliyat sırasında gerekse ameliyat sonrası
devrede oluşabilecek komplikasyonların erken devrede tespiti ve flebin nekroz
olmadan kurtarılması, flebin bir takım yöntemler kullanılarak kısa aralıklarla
yakından takibine bağlıdır. Flep cerrahisinde
en sık komplikasyon kanamadır. Kanama sonucu oluşan hematom, flepte parsiyel
veya total nekrozlara neden olabilir. Bunun dışında enfeksiyon diğer önemli
komplikasyondur. Bunların önlenmesi için en başta, defekt alanında ameliyattan
önce enfeksiyonların giderildiğinden emin olunmalı, debridman ve aralıklı
bakteriyel kültürlerle kontrol edilmelidir. Damar tıkanıklığının farkedilmesi
ve anastomoz hattının revizyonuna kadar geçen kritik iskemi süresinin domuzlarda
hazırlanan deri fleplerinde 7 saat olduğu bildirilmiştir. Dolaşım 8-12 saat
süreyle tekrar sağlanamazsa, flebin kurtarılması imkansız hale gelir.
Mikrocerrahi yöntemlerin kullanıma girdiği ilk yıllarda, flep beslenmesinin
takibi, flebin rengi, kapiller dolum ve dermal kanama gibi birtakım klinik
gözleme dayalı metodlarla yapılırdı. Flebin üzerine parmakla basılınca oluşan
beyazlığın, parmak çekildikten sonra kaybolma süresinin uzaması, kapiller
tekrar dolumun yavaşladığını ve arterial yetmezlik olduğunu gösterir. Flep
renginin soluk veya beyaz olması ya da mor olması durumu kanlanma durumunda
bir sorun olduğunu gösteren belirtilerdir. Ancak bu ve benzeri takiplerin
sürekklilik ifade etmemesi, cerrahın bu yöntemleri çok kısa aralıklarla
uygulama imkanı veya zamanının olmaması, ve değerlendirmeler arasında farklar
ortaya çıkması bu metodları tartışılır ve güvenilmez hale sokmuştur. Hatta
bazı flepler örneğin inguinal flep veya latissimus dorsi serbest flebi,
ameliyat sonrası ilk günlerde tipik olarak soluk renk almaktadır. Bu nedenle
değerlendirmeler daha da güçleşmektedir. Daha sonra birçok değişik yöntem
kullanıldı ancak en uygun metod konusunda kesin bir konsensus sağlanamadı.
Flep yaşam testleri arasında güvenilir sonuç verenler arasında, elektromanyetik
flovmetre, flebe gelen kan akımını kesin olarak ölçebilmekte ancak metodun
klinik olarak rutin uygulamaya sokulmasında büyük zorluklarla karşılaşılmıştır.
Arteriografi, teknisyum 99 radyoizotop kemik skeni, manyetik rezonans, kripton
85, sodyum 22, ksenon 133 radyoizotop klerensi gibi metodlar süreklilik
özelliğine sahip olmaması, aralıklı olarak uygulanabilmesi nedeniyle kullanışlı
değildir. Bunlar arasında özellikle vaskülarize kemik aktarımlarında ameliyat
sonrası 5-7 günler arasında yapılan teknisyum 99 kemik skeni, güvenilir
ve faydalı sonuçlar vermektedir. Son olarak ta ideal yöntem, hem gözle görülebilen
hem de vücut içine gömülen, dıştan görülemeyen fleplerin de takibine olanak
sağlamalıdır.
İNTRAVENÖZ FLORESEİN
Flep uygulaması sırasında intravenöz yolla verilen 10-15 mg/kg floreseinin
ultraviyole ışık altında floresans oluşturması, flep ameliyatı sırasında
uygulana gelen bir işlemdir. Bu dozlarda floreseinin deriden temizlenmesi
12-18 saat sürer. Bu şekilde sonraki takipleri bu süre içinde olanaksız
kılar. Bunun yerine florosken cihazı ile gözle görülemeyen floresansın ölçülmesi
düşük doz (1.5 mg/kg) floresein yapılması ile sağlanmıştır. Bu sayede aralıklarla
test tekrarlanabilmektedir.
TRANSKÜTANÖZ OKSİJEN BASINCI
Doku içi oksijen basıncının ölçülmesi çok güvenilir bir parametre olarak
kullanılmıştır. Oksijen basıncının 20-25 mm cıva basıncının üzerinde olması
yeterli perfüzyonu gösterir. Doku oksijen basıncının aniden 20 nin altına
düşmesi ve hastaya % 100 oksijen verilmesine rağmen (oksijen yanıt testi)
düzelmemesi arterial tıkanıklık olduğunu gösterir. İlk serilerde doku oksijen
basıncı transkütanöz yolla ölçülmüştü. Ancak son zamanlarda geliştirilen
oksijen basınç elektrodları, gömülü fleplerin de takibine imkan sağlamaktadır.
DOKU pH’sı
Doku pH’sının ölçülmesi yoluyla yapılan flep takibinin, özellikle deneysel
şartlarda daha güvenilir sonuçlar verdiği bildirilmiştir. Tavşanlarda yapılan
epigastrik fleplerde doku pH’sı ölçüçü, doku oksijen basıncının ölçülmesinden
daha doğru sonuçlar vermiştir.
PULS OKSİMETRİ
Puls oksimetri, ışık yayan iki diyottan oluşmaktadır. Bu ışınlar görülebilir
kırmızı (660 nm) ve görülemeyen kırmızı (940 nm) dan oluşur. Bu iki diyottan
gelen ışınları bir fotodiyot alıcı ölçer. Fotopletismografik yöntemle çalışan
bu cihaz, pulsatil akımı tanımlar. Oksihemoglobin ve redükte hemoglobinin
bu ışınları farklı oranlarda emmesi, doku oksijenasyonunun ölçülmesini sağlar.
Arterial kanda oksijen satürasyonu % 94, venöz kanda ise % 70 tir. Puls
oksimetri, sürekli bir takip sağlar. Ayrıca bu cihaz, hastanın derisindeki
pigmentasyonlardan etkilenmez. Örneğin bir parmak replantasyonunda, replante
edilen parmağın tırnağı üzerinden ölçüm yapılabilir. Oksijen satürasyonu
% 95 üzerinde tutulduğunda parmak canlılığını koruyacaktır. Pulsatil akımın
kaybolması, arterial tıkanıklığı, oksijen satürasyonunun % 85 altına inmesi
ise venöz tıkanıklığı gösterir. Cihazın, oksijen satürasyonunun önceden
belirlenen değerin altına düşmesi halinde sesli alarm özelliği de mevcuttur.
Bu özellik, hemşirenin flep dolaşımı ile ilgili bir yorum yapması gereksinimini
de ortadan kaldırmaktadır.
FOTOPLETİSMOGRAFİ
İnfrared diyottan çıkan ışın, flebin 3 mm derinine kadar penetre olur. Daha
sonra ışın yansıyarak fotoelektrik hücreye ulaşır. Dei flebindeki kan hacımlarında
değişmeler, geri yansıyan ışın miktarını etkiler. Bu yöntem birçok serbest
flep uygulamasında denenmiştir. Ancak oluşan yansıma dalgalrının değerlendirilmesi
oldukça fazla güçlükler çıkarmıştır. Dalganın yüksekliğinin azalması, özellikle
ameliyat sırasında damar anastomozunda problem olduğunu göstermiştir. Fotopletismografi,
birçok deri ve kas flebi uygulamasında kullanılmış olup, sürekli bir takip
sağlamaktadır.
ISI TAKİBİ
Serbest inguinal fleplerde yüzey ısısının ölçülmesi ilk defa 1976 ‘da Baudet
tarafından yapıldı. Özellikle parmak replantasyonlarında kullanılan bu yöntemde,
diğer parmaklara göre 2.5 dereceden fazla fark olması durumunda ya da ısının
30 derece altına düşmesi dolaşım bozukluğunu gösterir.
LAZER DOPLER
Helyum Neon lazerışınının uniform dalga boyu, flep yüzeyinden 1.5 mm derinliğe
penetre olabilir. Bu ışının bir kısmı, 1 mm3 doku içinde bulunan kapillerler
içindeki alyuvarlardan geri yansır. Verilen ışın ile geri yansıyan ışın
arasındaki frekans kayması kapiller kan akımı ile doğrudan orantılıdır.
Lazer dopler flovmetre ile iki parametre ölçülebilir: Akım değeri, frekans
farklarının ortalama hızı ile belirlenir. İkinci bir değerlendirme ise,
yansıyan ışının toplam yoğunluğu ölçülerek yapılır. Bu değer ise, 1 mm3
doku içinde bulunan kan miktarını verir. Yöntemin olumsuz özellikleri
de vardır. Öncelikle yöntem, flebin kan dolaşımı hakkında mutlak sayısal
bir değer vermez. İkinci olumsuzluk ise, ölçümlerin beş saniyede bir yapılması
nedeniyle değerlendirmelerin tecrübesiz biri tarafından yapılmasının güçlüğüdür.
Ayrıca reseptör kablosu hastanın nefes alma verme hareketleri sırasında
farklı ölçümler yapabilmektedir.
SONUÇ
Mikrocerrahide son 30 yılda inanılmaz gelişmeler yaşanmasına rağmen, flep
monitörizasyonunda en güvenilir yöntemin hangisi olduğu belirlenememiştir.
Ayaktan ele parmak aktarımlarında puls oksimetre, güvenilir bir yöntemdir.
Ayrıca serbest deri fleplerinde, kas-deri fleplerinde ve üzerine deri grefti
uygulanan kas fleplerinde klinik gözlemle birlikte 30 dakikada bir yapılan
ölçüm güvenilirdir. Cerrahların tecrübelerinin giderek artması, anastomoz
hatasına bağlı kayıpları giderek azaltmakta ve buna bağlı olarak en iyi
monitörizasyon yönteminin belirlenmesi de daha güçleşmektedir. Hatta bazı
merkezlerde ameliyat sonrası monitörizasyonun gerekli olup olmadığı tartışılır
hale gelmiştir. Şurası da gerçektir ki özellikle gözle görülmeyen bölgelere
uygulanan fleplerin takibi için monitörizasyon her zaman gerekecektir. Yapılan
istatistik çalışmalar da deri fleplerine göre gömülü fleplerde başarısızlık
oranınının daha yüksek olduğunu göstermiştir.