Keloid Hipertrofik Skar
Yazar: Prof. Dr. Kutlu Sevin
Keloid ya da
hipertrofik
skar her türlü yaranın iyileşme devresinden
sonra oluşabilen önemli bir problemdir. Memelilerde intrauterin dönem sonrasında
deride meydana gelen hasar, skar oluşumu ile sonuçlanır. Doku hasarına verilen
bu yanıt, doku devamlılığının sağlanmasıyla sonuçlanan birçok karmaşık olayları
içermektedir.
Keloid ve
hipertrofik skar ise deride hasarı takiben “abartılı”
bir yara iyileşmesinin sonucudur. Her ikisinde de kollajen ve glikoproteinlerde
fazla miktarda depolanma söz konusudur. Ayrımları güç olabilir; ancak klinik
olarak keloidde yaranın orijinal sınırlarını aşma sıktır ve gerileme çok
nadir görülür. Hipertrofik skarın ise yara sınırlarını dışına taşmayan ve
zamanla kendiliğinden gerileyebilen biolojik davranışı vardır.
EPİDEMİYOLOJİ
Keloid, albinolar dışında her ırkta görülebilir. Genel olarak koyu
renkli ırklarda daha sık görülmektedir. Zenci ve Latin populasyonunda %4,5-16
arasında değişen görülme sıklığı vardır. Kafkas ırklarında daha nadirdir.
Kadın ve erkekte eşit görülme sıklığı vardır.
2. dekatta daha sık görülür. Cosman ve ark. yaptıkları bir çalışmada yaptıkları
bir çalışmada başlangıç yaşını kadınlarda 22.3 yıl, erkeklerde 22.6 yıl
olarak belirtildi.
(her iki cinsiyet de dikkate alındığında ortalama başlangıç yaşı: 25.8 yıl
olarak belirtildi. )
Bir diğer çalışmada hipertrofik skar görülme sıklığı cerrahi müdahale sonrasında
%39-68 ; yanık sonrasında %33-91 olarak bulundu.
TARİHÇE
Fazla skar sokusuna ait ilk bilgiler M.Ö 1700’ deki Smith Papirüslerine
dayanmaktadır.
Alibert, 1806 da bu patolojiyi ilk kez araştıran kişidir: Kanser gibi göründüğü
için ilk olarak “carcinoid” diye tanımladı,daha sonra çevre dokuya dağılım
özelliğinden ötürü “keloid” olarak adlandırdı.( Keloid ; Yunanca “chele”
(yengeç kıskacı) kelimesinden türetilmiştir.)
Mancini 1962’de ve Peacock, 1970’de fazla skar dokusunu ikiye ayırdı: Skar
eğer deri yüzeyinden yüksekse ve yara sınırlarını aşmıyorsa “ hipertrofik
skar” ; yara sınırlarını aşan, çevre dokuya yayılan özelliği ön planda ise
“keloid olarak adlandırdı.
1990 yılında Muir ve ark. Her ikisin arasında kabul edilen,ortak özellikler
taşıyan üçüncü tip skar ortaya koydu: Öyle ki bu tip skar , orijinal yara
sınırlarında kalıyor; ancak regresyona uğramıyor ve eksizyondan sonra çok
sık nüks ediyordu.
ETYOLOJİ
Keloid gelişiminde esas rol oynayan faktörlerin başında genetik
yatkınlık ve travma tipi gelmektedir. Çok çeşitli tiplerdeki cilt hasarı
keloid gelişimine yol açabilir: Cerrahi müdahale kulak delme işlemi , laserasyonlar,
abrazyonlar, tatuaj, aşılanma, enjeksiyon, böcek sokması, ciltte inflamasyonla
sonuçlanan herhangi bir olay cilt ya da yara gerginliği de keloid gelişiminde
kritik faktörlerdendir. Gerilim birkaç nedenden ötürü oluşur. Doku kaybının
olduğu yaraların kapatılmasında, eklem veya kemik yapıların altta bulunduğu
bölgelerdeki yaralarda gerginlik söz konusu olabilir. Gerginliği azaltmak
amacıyla elektif insizyonlar yapılabilir. Seçilen sütür materyallerinin
de etkisi olmaktadır: Nissen ve Spauen 1997’de yaptıkları bir çalışmada
meme redüksiyonu sırasında kullanılan emilebilir sütür materyalleri ile
hipertrofk skar veya keloid gelişimi arasında bir ilişki buldular . Emilebilien
sentetik, monoflaman yapıdaki “Monocryl” (poliglecaprone 25) ile poliflaman
yapıdaki “Vicryl”in (poliglactin 910) karşılaştırıldığı bu çalışmada monoflaman
yapıdaki sütür materyallerinin daha az reaksiyona yol açtığını ve hipertrofik
skar gelişiminin daha nadir olduğu görüldü.
Keloid gelişimi ile immunolji arsında ilişki vardır. A kan grubunda, HLA
B14, B21, BW16 ,BW35, DR5 fenotipinde daha sıktır. Serum IG E düzeyi yüksek
kişilerde allerjik semptomların yanı sıra keloid gelişimini de rastlanmaktadır.
Endokrin faktörlerin de etkisi vardır. Keloid çoğu kez pubertede ortaya
çıkmakta, gebelikle birlikte artmakta ve menopoz sonrasında azalmaktadır.
HİSTOLOJİ
Işık mikroskobu ile incelendiğinde hipertrofik skar ve keloid arasında
ayrım yapmak güçtür, ancak elektron mikroskobik incelemede morfolojik faklar
daha net görülmektedir. Normal deride kollajen demetlerin çoğu deri yüzeyine
paralel seyretmektedir ve diğer demetlere ince fibriler kollajenlerle bağlanmıştır.
Hipertrofik skarda kollajen lifler daha yassıdır. Dalgalı yapıldadır ve
düzensiz sıralanmıştır, daha az demarkasyon gösterir. Buna rağmen çoğu deri
yüzeyine paraleldir. Keloidin ultrastrüktürel yapısında kollajen demetlerin
neredeyse olmadığı , liflerin gelişi güzel bağlandığı, epiteliyel yüzeye
rast gele yönelmiş gevşek tabakalar halinde olduğu görülür.
Erlich ve ark. Her iki dokuda yaptıkları immun-histokimyasal çalışmada keloidden
farklı olarak hipertrofik skarda, fibroblastik hücrelerin, küçük damarların
,ince dağınık düzenlenmiş kollajen liflerden oluşan noduler yapıların olduğunu
gördüler. Bu nodüllerde kontraksiyon patogenezinde önemli rolü olan alfa
düz kas aktini içeren myofibroblastlar bulunmaktadır.
PATOGENEZ
Hipertrofik skar ve keloid, normal yara iyileşmesinden sapmalar
sonucunda görülmektedir. Yara iyileşmesi süreci incelendiğinde farklı aşamalarda
farklı özellikler göstermektedirler.
HEMOSTAZ
Yaralanmayı takiben trombosit aggregasyonu ve hemostaz kaskadının
aktivasyonuyla fibrinden zengin ve yara iyileşmesinin sonraki basamakları
için iskelet oluşturan hemostatik tıkaç oluşur. Daha sonra bu yapı proteoliz
( fibrinoliz ) ile ortadan kaldırılır ve yerine fibronektin ve hyaluronik
asitten zengin matriks oluşturulur. Fibrin örtünün yıkımı fibroblastlarla
başlatılır ve ortamdaki plasminojen aktivatörlerinin miktarı artar. Keloidden
alınan fibroblastların fibrinolizi yeterince kontrol edemedikleri görülmüştür.
Bu hücrelerde normalden daha fazla doku plasminojen aktivatör inhibitörleri
(tPAI) bulunmaktadır ve sonuçta fibrin yıkımı azalmaktadır. Fibrinoliz inhibisyonu
Transforming Growth Factor beta (TGF b ) etkisiyle de azalabilmektedir.
TGFb, normal fibroblastlarda plasminojen aktivatörlerini azaltırken inhibitörleri
arttırmaktadır.
Trombositler
Aggregasyından sonra trombositler degranüle olur ve sonuçta çok
güçlü etkileri olan epidermal growth factor (EGF), Insulin Like Growth Factor-1
(IGF-1) , Platelet Derived Growth Factor (PDGF) , TF-b gibi büyüme faktörleri
ortaya çıkar. Bunlar, inflamatuar hücreler için kemotaktik özelliktedir.
Tüm bu özellikleri dikkate alındığında trombosit fonksiyonlarında meydana
gelen bozukluğun fazladan skar oluşumuna yol açabileceği düşünülmektedir.
İNFLAMATUAR SÜREÇ
Hasar neticesinde hemostaz ve beraberinde kinin ve kompleman sistemi
aktivasyonu sonucunda vazoaktif aminler ve kemotaktik faktörler salınır
ve hep birlikte inflamatuar hücre göçünü başlatırlar. Nötrofil ve makrofajlar
yara bölgesini debride eder ve matriks üretimi için gerekli büyüme faktörlerini
salgılar. Yanıklarda ,geniş defektlerde, veya enfekte yaralarda PDGF, IGF-1
ve TGF b gibi profibrotik sitokinlerin miktarı artmıştır. Ve bu tür yaralarda
keloid veya hipertrofik skar gelişimi daha sıktır.
Makrofajlar
İnflamatuar fazdan granulasyon fazına geçişte ve yara iyileşmesini
yöneten en önemli hücre olarak kabul edilir. Salgıladığı bir çok mediatör
hipertrofik skar veya keloid gelişimini de başlatan hücre olarak kabul edilmektedir.
Aktif hipertrofik skarda çok sayıda makrofaj bulunmuştur Bu hücreler TGF
b ve PDGF yanı sıra inflamatuar hücre migrasyon granuasyon ve ekstra sellüler
matriks (ESM) oluşumuna yol açan Interleukin 1 (IL1) bibi birçok sitokinin
de salınımından sorumludurlar.
IL1 matriks metalloproteinaz salınımını uyarır, Interferon gamma (INF g
) ve Tuumor Nekrosis Factor alpha (TNF a) ile sinerjistik olarak kollajenaz
aktiviteyi uyarır. IL 1 düzeyinin azalması fazla miktarda ESM depolanmasına
yol açar. Keloidi olan hastalarda IL1 düzeyinin deformite büyüklüğü ile
uyumlu olarak azaldığı saptandı. Yine bu hastaların periferik kan örneklerinde
IFN a IFN g ve TGF b düzeylerinin belirgin azaldığı ve bunun yanı sıra IL
6 INF b düzeylerinin yüksek olduğu görülmüştür.
Diğer Hücreler
Epidermal Langerhans hücreleri ( antijen sunan hücreler grubundadır.),
keratinositler, T hücreleri ve drene oldukları lenf ganglionları hep birlikte
derinin immunolojik sistemini oluşturur. Langerhans hücreleri hipertrofik
skarda dermal ve epidermal bölgelerde artış sayıda bulunmaktadır. Hipertrofik
skardaki inflamatuar infiltratlar güçlü bir şekilde anti HLA DR ile boyanmaktadır.
Aktif t hücreleri , keratinositler , fibroblastlar , ve makrofajlarda anormal
miktarda HLA DR antijeninin ekspresyonu vardır. Histolojik incelemelerde
bu dokularda aktif T hücrelerinin diffüz olarak bulunduğu ve adeta küçük
damarlar etrafında “cuff” oluşturdukları görülmüştür. Bu hücreler ortama
esas olarak IL 1 IL 6 ve TNF a ile çekilmektedir. Bunların yanı sıra keloidli
hastalarda kerotinositler ve endotel hücrelerine karşı anti nükleer antikorlar
da görülmüştür.
Mast Hücreleri
Mast hücreleri , hipertrofik skarlı kişilerde dermal kollajen lifleri
üzerinde daha fazla sayıda bulunmuştur. Bu hücreler Ig E ile uyarılmakta
ve ortama histamin , serotonin, asit hidroksilaz heparin, ve daha birçok
sayıda vazoaktif amin salgılamaktadır. Hastalarda Ig E yüksekliği , diğer
allerjik semptomlar ve lezyondaki yanma kaşıntı gibi şikayetlerden de sorumlu
tutulan hücrelerdir.
Reepitelizasyon
Epiteliyal kapanma 3 haftadan uzun sürerse skarda hipertrofik değişikliklerin
görülme olasılığı artar. Ek olarak normalle kıyaslandığında daha kalın ve
ağsı oluşumlardan yoksun bir dermis tabakası ortaya çıkar. Bu dokudaki keratinositlerde
normalde olmayan HLA Class 2 moleküllerinin, ve intersellüler adhezyon molekülü
tip 1’ in ekspresyonu artar. Hücrelerin immunolojik özellik kazanması söz
konusudur ve T hücrelerine antijen sunar hale gelirler.
GRANÜLASYON SÜRECİ
Hemostaz ve inflamatuar hücrelerin yarayı debride etmesini takiben
granülasyon süreci başlar. Büyüme faktörleriyle uyarılmış halde önce trombositler
, daha sonra makrofajlar ve takiben fibroblastlar, endoteliyal hücreler
ortama göç eder. Neticede damarlardan zengin granülasyon dokusu oluşur.
Eş zamanlı olarak keratinositler de yara sınırından ilerler ve yeni epitel
tabakası oluşur.
Neovaskülarizasyon
Hipertrofik skar ve keloidde normal dokulara göre damarlanma artmıştır.
Hipertrofik skarda , yüzeyine yönelen damarlar zamanla endotel hücrelerinin
sayıca artması ve kollajen depolanma sonucunda tıkanırlar . Daha çok kollajen
depolanmasıyla nodül oluşur. Mikrovasküler oklüzyon, granülasyon safhasının
ileri dönemlerinde başlar, ve doku oksijen basıncını düşmesiyle sonuçlanır.
Bu durum bir yandan yeniden damar oluşumunu uyarmaktadır. Maturasyon sırasında
damarlar ileri derecede bozulur ve bir yandan absorbe edilir, bir yandan
yeniden oluşturulur ve neticede kollajenden zengin nodüller ortaya çıkar.
Kirrscher’e göre keloidal fibroblastlar, normal fibroblastlardan farklı
olarak “perisit” adı verilen ve damar düz kaslarını çevreleyen hücrelerden
köken almaktadır. Bu hücreler , hipoksiye çok duyarlıdır ve hipoksik ortamda
hipertrofiye uğrarlar.
Matriks Oluşumu
Optimal yara iyileşmesi için matriks yapım ve yıkımı dengede olmalıdır.
Matriks yıkımı , mast hücreleri,makrofajlar, endotel ,ve fibroblastlarca
salgılanan kollajenaz ve proteazlarla olmaktadır. Yapımı ise kollajen ,
fibronektin ve proteoglikanlarca olmaktadır. Yapımın artması ve veya yıkımın
azalması da hipertrofik skar veya keloid oluşumuna yol açabilir.
Granülasyon dokusu oluşumunda fibroblastların önemli rolü olduğu biliniyor.
Fazla skar dokusu üzerinde yapılan çalışmalarda bu hücrelerin sayıca artmış
oldukları ancak fenotip ve karyotip olarak normal oldukları görülmüş. Bununla
beraber büyüme faktörleri gibi fizyolojik uyaranlara normal dokulardakine
göre abartılı yanıt verdikleri ve bol miktarda kollajen sentezledikleri
saptanmış.
Yara matriksinde hücrelerin tutunmasını birbirleriyle bağlanmasını sağlayan
fibronektin yara kapatıldıktan birkaç gün sonra azalmaya başlar; ancak hipertrofik
skar ve keloidde aylar ve yıllar boyunca yüksek düzeyde kalabilmektedir.
Yapımı TGF b1 ile hem normal hem keloidal dokularda uyarılmaktadır ancak
keloiddeki fibroblastlar bu uyarana çok hızlı ve fazla miktarda sentez ile
yanıt vermektedir.
REMODELLING SÜRECİ
Erken dönemde ekstrasellüler matriks depolanmasının ardından içerdiği
kollajen ve proteoglikankar yeniden şekillenmeye başlar. Skarın son görünümünü
alması da hücrelerin apopitozu ve maturasyonu arasındaki dengeye bağlıdır.
Hyaluronik asit
Ekstra sellüler matriks ve erken granülasyon dokusunun esas komponentlerindendir.
Matriks içinde hücrelerin hareketini ve bölünmesini kolaylaştırır. Yaralanmayı
takiben konsantrasyonu artar. 5-10. Günden sonra yoğunluğu azalır, ve sülfatlı
glikozaminoglikankarın arttığı dönemde miktarı sabitlenir.
Hipertrofik skarda hyaluronik asit, papiller dermiste ince bir çizgi halindeyken
keloidde esas olarak epidermiste granüler ve spinöz tabakalarda yer almıştır.
Proteoglikanlar
Remodelling süresince hyaluronik asidin yerini sülfatlı proteoglikanlar,
decorin, biglikan , versican gibidermatan sülfat ve kondroidin sülfat taşıyan
moleküller alır ve böylece dokunun esnekliği sağlanır. Hipertrofik skarda
kondroidin sülfat düzeyleri yüksek kalırken dermatan sülfat düzeyleri normale
erişemez. Bunun yanı sıra biglikan düzeyleri de yüksektir ve dekorin düzeyleri
azalmıştır. Yara çevresinde proteoglikanların dağılımı çok önemlidir. Örneğin
dekorin, metalloproteinaz aktivitesini arttırır. Dekorinin azalması , kollajen
liflerin kötü organizasyonu ile sonuçlanır.
Kollajen
Dermal yapının oluşmasında yara gücünün kazanılmasında en önemli
yapıdır. Remodelling sürecindeki skar dokusu için en önemli nokta yara gücünün
yeniden kazanılmasıdır. Erken dönemde yara gücü,fibrin, fibronektin ,kollajen,
glikozaminoglikan, ve fibroblastlarca sağlanır. Yaralanmayı takiben 2-3.
Günlerde Tip III kollajen ‘in sentezi başlar. 6-7 günlerde ise yerini Tip
I kollajen almaya başlar. 1. Haftada Tip III kollajen %60”ı oluştururken,
matür skardaki kollajenin sadece %28’i ni oluşturur.
Hipertrofik skar ve keloidde Tip III/ Tip I oranı TipIII lehine artmıştır.
Kollajen sentez ve yıkım döngüsü de hızlanmıştır. Bunu prolil 4 hidroksilaz
ve mRNA düzeyleriyle takip edebiliriz. Normalde yaralanma sonrasında ilk
6 ay boyunca kollajen sentezi yüksektir ve 2-3 . yılda normal düzeye yaklaşırken
hipertrofik skar ve keloidde yıllarca yüksek kalabilmektedir.
Hipertrofik skarda kollajen lifleri diğerine göre daha düzenlidir , demetler
oluşumu vardır ve hyalinize olmuş kollajen liflerini bulmak mümkündür. Bazı
otörler bu yapıdaki kollajenin skar dokusunda ortaya çıkmasının, ileride
hipertrofik skar oluşumuna işaret ettiğini belirtmişlerdir.
Keloidde kollajen sentezi çok artmıştır ve kollajenaz inhibitörleri olan
alfa 2 makroglobulin ve alfa 1 antitripsin depolanması olur. Tip I kollajen
ve biglikan düzeyleri de yükselmiştir.
Büyüme Faktörleri
Matriks oluşumu da büyüme faktörleinden güçlü bir şekilde etkilenmektedir.
Birçok büyüme faktörü yara iyileşmesinde etkilidir;kısaca özetlemek gerekirse
ön plana çıkan etkileriyle:
TGF b ekstra sellüler matriks oluşumunu arttırır
PDGF hücre proliferasyon ve aktivasyonu başlatır
Basic Fibroblast Growth Factor yeni kan damarı oluşumunu arttırır
TNF a ve IL 1 inflamatuar hücre göçü ve proliferasyonunu başlatır
Tüm bunlar içinde TGF b nın rolü büyüktür. Fazla skar dokusu oluşumunda
en önemli büyüme faktörlerindendir. Skarda fibrotik reaksiyonun başlamasında
ilk basamak yeni damar endotelinden salgılanan TGF b geninin ekspresyonudur.
Böylece TGFb 1 düzeyleri artar. Hipertrofik skar vekeloiddeki fibroblastlar
TGF b1 ‘e daha hassastır. Bu mediatör fibroblast proliferasyonu ve ESM sentezini
başlatır.( in vitro koşullarda bu etkisini PDGF indüksiyonuyla da yapabilmektedir)
PDGF, granulasyon dokusu oluşumunda ve geç dönemde süren kollajen sentezinden
sorumlu tutulmaktadır.
IL 1 kollajeni parçalayan metalloproteinazları ve kollajenaz salınımını
arttırır.
INF a,INF g , TNF a nın azalması kollajen sentezinin artmasıyla sonuçlanır.
Interferon gamma, kollajenaz aktiviteyi artırır, ve fibroblastların proliferasyonunu
vazaltır. Bu özellikleriyle tedavide kullanılmaktadır.
KLİNİK BULGULAR
Tedavinin planlanması için her iki lezyonun klinik olarak ayrımlarının
yapılması gerekir.
Hipertrofik skar Keloid
Cerrahiden hemen sonra görülür Travmadan aylar sonra bile ortaya
çıkabilir
Genellikle zamanla geriler Zamanla gerilemesi çok nadirdir
Yara sınırlarını aşmaz Yara sınırlarını aşar
Hareket (gerilimin olduğu) yerlerde Küçük bir travma çok büyük lezyon oluşabilir
ortaya çıkabilir
Fleksör yüzeylerde görülür Hareketten bağımsızdır
Cerrahi tedavisi sonrasında nüks nadirdir Cerrahi tedavi sonrasında nüks
edebilir
En sık kulak lobülü, omuzlar ve presternal
Bölge etkilenir
Keloidde klinik bulgular çok çeşitlidir.Travmayı takiben hemen ortaya çıkabileceği
gibi genelde aylar hatta yıllar sonra da oluşabilir.
Vücudun her bölgesinde oluşabilir; ancak kulak lobülü, omuzlar presternal
bölge, sırtın üst yarısında daha sıktır. Keloid oluşumu için göz kapakları,
genital bölgeleri palmar ve plantar bölgeler atipiktir.
Büyüklüğü birkaç mm çaptan futbol topu boyutunda değişken olabilir. Kulak
lobülü, boyun ve abdomendekiler saplı olma eğilimindedir.
Hipertrofik skar oluşumunda yarının bulunduğu vücut bölgesi çok önemlidir.Eklemleri
ya da cilt çizgilerini 90 derecelik açılarla geçen skarlar hipertrofik hale
gelebilir.
Başlangıç lezyonu genelde eritemlidir,daha sonra kahverengi-kırmızı renkte
olur, ve zamanla rengi açılır. Kıl follkülleri ve diğer deri eklerinden
genelde yoksundurlar. Keloidler yumuşak kıvamdan lastik sertliğinde değişken
kıvamda olabilirler. Deri seviyesinden yukarı büyüme eğilimindedirler, alttaki
dokulara invazyon nadirdir.
Doktora en sık kozmetik nedenlerle başvurulmaktadır, bunun yanı sıra lezyonlar
ağrılı kaşıntılı da olabilir.
TEDAVİ
A-CERRAHİ TEDAVİ
B-CERRAHİ DIŞI TEDAVİ
CERRAHİ TEDAVİ
Hipertrofik skarda cerrahi tedavi
Skar revizyonlarında iki tür yaklaşım vardır: Lezyonun tam eksizyonu
ve küçültülmesi. Skarların daraltılmaları veya yönlerinin değiştirmeleri
Z veya W Plastilerle yapılabilir.Eklemleri veya cilt çizgilerini dik açılarla
geçen skarlar için Z Plasti idealdir. Böylece skarın yönü değişir ve iyileşme
çok daha iyi olur. Yüzde gözkapakları veya vermilion sınırındakiler haricinde
W Plastiler tercih edilmelidir.keloid cerrahisinde olduğu gibi intramarjinal
eksizyonlarla daha iyi sonuçlar alınmaktadır.
Keloidde cerrahi tedavi
Tedavide ilk kural önlemdir.Yaralar çok az gerginlikle kapatılmalıdır.
İnsizyonlar cilt katlantılarını izlemelidir ve cilt travmatize edilmeden
yapılmalıdır.
Basit eksizyon sorasında keloid çok sık olarak nüks etmektedir. Cerrahi
müdahale ile diğer tedavi seçenekleri kombine edildiğinde daha iyi sonuçlar
verir. İntramarjinal cerrahi eksizyon, kollajen sentezine ek olarak uyarmamaktadır,
bu nedenle hipertrofik skar ve keloid eksizyonlarında tercih edilmelidir.
CERRAHİ DIŞI TEDAVİ
KORTİKOSTEROİD TEDAVİSİ
İntralezyoner kortikosteroid tedavisi tek başına ve diğer tedavi
yöntemleriyle birlikte kullanılabilir. Tek başına kullanıldıklarında keloidi
yumuşatıp bir miktar küçültebilmektedirler ve semptomatik fayda sağlayabilirler;
ancak tümüyle iyileştirememektedirler.
İntralezyoner kullanımda en sık tercih edilen “triamcinolone acetonide”
(TA) dir. Önerilen doz 40mg/cc dir, 2-3 haftalık aralıklarla verilebilir.
Yan etkiler arasında cilt atrofisi, hipopigmentasyon,telenjiektazi bulunur.
Özellikle koyu ten rengine sahip kişilerde ilacın lezyon içinde kalmasına
özen gösterilmelidir.İlacın normal dokuya kaçması birkaç yıl içinde depigmentasyonla
sonuçlanabilir.
TOPİKAL SİLiKON JEL UYGULANMASI
İlk kez Perkins ve ark tarafından non invaziv bir yöntem olarak
kullanılan topikal silkon jel uygulaması hakkında bir çok araştırma yapılmıştır.Silikon
materyalleri, silikon oksijen ana yapı üzerine bağlanan organik grupların
ouşturduğu sentetik polimerlerdir. Polimer zincirinin uzunluğuna ve bağlanan
organik gruplara göre sıvı , jel veya lastik kıvamında olabilir.
Etki mekanizması kesin olarak bilinmemekle beraber öne sürülen etkileri
arasında basınç oluşturma , yaradaki oksijen basıncında değişiklikler, yara
bölgesinde sıcaklık artışıyla kollajen yıkımının hızlanması ve en önemlisi
hidrasyonun artmasıdır. Silikon, dermisten emilmemektedir.
Silikon materyaller günde 23-24 saat süreyle ve rebound hipertrofiyi önlemek
için en az 3 ay kullanılmalıdır. Skarı şekline uygun olarak hazırlanmalıdır
. İrritasyon ve hipereminin önlenmesi için cilt ve silikonun günlük temizliği
yapılmalıdır. Bazı otörler cerrahi rezeksiyon sonrasında silikon jel uygulanmasının
keloid nüksünü %75-85 oranında azalttığını bildirmiştir.
RADYASYON
Tek başına radyasyon tedavisi sonrasında nüks çok sık görülmektdedir,
ancak eksizyon sonrasında uygulanmasıyla nüks oranları belirgin olarak azalmaktadır.
Borok ve ark. 393 keloid vakasında post operatif dönemde radyasyon tedavisi
uygulanması sonrasında %92 oranında nükssüz mükemmel kozmetik sonuçlar elde
etmiştir.
1200 rad lık kümülatif dozlardan fazlası faydalı değildir. En sık yan etkileri
hiperpigmentasyon ve cilt atrofisidir. Bunu eritem ve kaşıntı izlemektedir.
LASER TEDAVİSİ
Tedavide karbon dioksit, argon ve nd:YAG Laser denenmiştir. Laser
ışını termal reaksiyon oluşturur. Işının dokularca emilimi ve ışımanın ısı
enerjisine dönüşümü olmaktadır. Emilen ışının miktarı doku tipi ve dalga
boyu ile ilişkilidir. Su , protein gibi dokuda bolca bulunan yapılar, laser
ile ışınlanma sonucunda ısınır, böylece laser dokuyu kesebilir, koagüle
edebilir ve buharlaştırabilir.
İlk olarak karbondioksit laser ( dalga boyu.10600nm) denenmştir ancak %
92 oranında nüks görülmüştür. Kortikosteroid tedavi ile kombine edildiğinde
nüks oranı biraz azalmıştır. Diğer tip laser uygulamalarında da nüksler
sıktır.
En son denenen “flash lamp pumped pulsed dye laser” dir . (dalga boyu 585nm)
Bunun en önemli özelliği hemoglobin affinitesinden ötürü seçici fotoliz
oluşturmaktadır. Özellikle eritemli skarlarda başarılı sonuçları vardır.
İki adet uygulama sonrasında Alster, %57-87 arasında değişen klinik iyileşme
elde etmiştir.
CRYOSURGERY
Klinik etkisi donma neticesinde hücre hasarı ve mikrosirkülasyondaki
değişikliklerle göstermektedir. Uygulanan çok düşük ısılarla ( sıvı nitrojen
kullanımıyla ) kan akımı yavaşlaması, staz ve hücrelerin anoksik kalmasıyla
keloidde gerilemeler oluşmaktadır. Rusciani ve ark. Cryosurgery sonrasında
%74 vakada klinik yanıt almıştır. Her tedavi sırasında tüm lezyona 30 dakikalık
donma ısınma döngüsü uygulanmaktadır, ve iyileşme süresi ortalama 1 aydır.
Bu tedavinin başarısını etkileyen önemli bir faktör de lezyonun yaşıdır.
Hasta yaşından bağımsız olarak 12 aydan daha genç lezyonlarda başarı şansı
daha fazladır.
Yan etkileri arasında hipopigmentasyon, cilt atrofisi bulunmaktadır.
DİĞER TEDAVİ YÖNTEMLERİ
Basınç uygulanması
Retinoidler
Gamma interferon ve daha birçok kemoterapötikler kullanılmıştır.
Gamma interferon nun 1Mu/cm - vücut yüzeyi şeklinde uygulanmasının rekürrens
ihtimalini azalttığı biliniyor.
Sonuç olarak en önemlisi bu lezyonların önlemnesidir. Tedavi yaklaşımında
semptomların giderilmesi, fonksiyonel ve kozmetik düzelmenin sağlanması
ve rekurrensin önlenmesi esastır. Kombine tedavi yöntemleri çok daha başarılı
sonuçlar vermektedir.
KAYNAKLAR
1. Grabb and Smith’s Plastic Surgery - Chapter 1: Wound Healing
2. Keloids and Hypertrophic scars, Philip Duhennefelt.MD, Dermatologic surgery,
1999, 25:631-638
3. On The Nature Of Hypertrophic scars and Keloids: A Review. Paul HM Spauwen,
MD, Plastic And Reconstructive surgery, October,
4. The Role Of suture Materials in Hipertrophic Scar Formation Frank B.
Niessen, Paul Spauwen, Annals Of Plastic Surgery. 1997, 39: 254-260